İbni Haldun'u sahiplenmek

Ünlülerin düşüncelerini bir özdeyişinden ya da bir olaya ilişkin tutumunu genellemekten doğan kimi yanlış değerlendirmeler, aynı kişiyi karşıt konumlarda benimseyen yandaşlıkların oluşmasına yol açabiliyor. Düşünür, sanatçı ve bilim adamlarını bütünlüklü olarak değerlendirmek yerine, onu kendi safında gösterme yönelimi kasten yanılsama yaratmak sonucunu verebiliyor. Tarih boyunca birçok durumda yaşanan bu olguya, bilişim çağı olarak adlandırılan günümüzde çok daha fazla tanık olunuyor. Nitekim Barış Terkoğlu, geçen hafta bugünkü yazısında İbni Haldun üzerine açtığı tartışmada, düşünürde bulanık görülen bir meseleyi daha da sis dumana boğdu.

İBNİ HALDUN LAİK MİYDİ?

Barış Terkoğlu, yazısında şöyle diyordu: “Adnan Adıvar da İslam Ansiklopedisi’nde şöyle anlatmıştı: 'Halifelik ve imamet gibi konularda İbn Haldun, çok özgür ve bağımsız görüşler açıklamış ve genel olarak hükümette şeriatın mutlak gerekli olmadığını söylemiştir. Eserin çevirisi ve aslı bu konuları içine aldığı için, II. Abdülhamit döneminde, Türkiye’de satılması ve okunması yasak kitaplardandı.'”  (Cumhuriyet, 07 Temmuz 2022)

Daha sonra, laiklik yanlısı olduğundan hiç kuşku duymadığı düşünüre Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın yakınlık duymasını yadırgadığını söylemekten kendini alamıyor: “25 yaşında, dönemin 'paralelleri' tarafından kurulan kumpasla hapisliği tadan İbni Haldun, bugün yaşasaydı, Abdülhamid’in olduğu gibi, Erdoğan’ın gazabından da kurtulamazdı.”

Düşünür olduğu kadar bir siyasetçi olarak da çağına müdahale etmekten yaşamı boyunca geri durmayan İbni Haldun, düşüncesinde ve mücadelesinde gerçekten laik miydi?

İBNİ HALDUN VE TARİHSEL MATERYALİZM

Düşünür üzerine daha önce Kaynak'ta da yayımlanan çalışmasını kapsamlı bir incelemeye dönüştüren tarihçi Ümit Hassan, birçok düşünür ve tarihçinin eserlerini ve vargılarını da kılı kırk yararak değerlendirirken, benzersiz bir inceleme ortaya koymuştu (İbn Haldun, s. 28, Doğu Batı Y.,  2010; 352 sayfa). Hassan; Zeki Velidî Togan'ın değerlendirmesinin daha sonra birçok Türk düşünürü tarafından yinelendiğine dikkat çekerek Hilmi Ziya Ülken'den şu alıntıyı veriyor: “İbni Haldun iktisadî hadiselerin bütün içtimâî hadiseler arasında en başta geldiğini ve diğerlerini doğurduğunu söylemesi itibarıyle tarihî materyalizmin müessisi olan Karl Marx'ın mübeşşiri olarak görünür. Şu farkla ki, tecrübelerini Ortaçağ tarihine hasretmeyerek insaniyetin geçirdiği muhtelif devrelerdeki istihsal şartlarını mukayese etmiş olan Marx, İbni Haldun'un düştüğü kaderci ve bedbin felsefeye düşmemiştir.” Yine Ülken'e göre, İbni Haldun, “Siyasî nizamın akıldan, Allah'tan veya diğer bir sırrî kuvvetten gelmeyip tabiî bir hadise olduğunu da ısrarla söylemektedir.” (İbn Haldun, 1940, s. 151; ÜH, s. 37)

Dahası aynı sayfada, Cemil Meriç'ten şu cümleyi aktarıyor Ümit Hassan: “Marx, tarihî maddeciliğin mübeşşirini bir kere bile anmaz.” (Umrândan Uygarlığa, s. 134)

ŞERİAT VE HALDUN

Ümit Hassan, pek çok düşünüre ait şu değerlendirmesiyle, onun dine yaklaşımına ışık tutar: “İbni Haldun dinin zayıflamasını istemez, ancak bu tercihi kuruluşu ve yaşayışı itibariyle dindışı faktörlerle var olan mülk'ün (güç'e dayanan devlet'in) gerçekliğini açıklamasına engel değildir.” (s. 51)

Hassan, çok değerli incelemesinde A. R. Gibb'ten şu alıntıyı veriyor: “İbni Haldun sadece bir Müslüman olmakla kalmamaktadır. Mukaddime'nin her sayfası onun bir İslâm hukukçu ve ilahiyatçısı olduğuna tanıklık eder. ... İbni Haldun için din hayatta en üstün ve önemli şeydir, Şerîat da tek gerçek rehber... Şerîata uygun davranış iktisâdî hayatta bolluk - refah getirecektir.” (ÜH, s. 53)

Halil İnalcık, kesin ve aydınlık bir yaklaşım sergiler: "İbni Haldun da dahil olmak üzere bir bölüm İslâm uleması, ayrı bir örfî hukukun varlığını meşru saymazlar. Onlara göre dört mezhep Şerîata kesin şeklini vermiştir. Her şey, şerîat içinde halledilebilir ve halledilmelidir.”  (Doğu Batı, Makaleler I, s. 81, DoğuBatı Y.,  2005)

MÜLK’ÜN DİNE SARILMASI

Öte yandan, M. Mahmoud Rabi'ye göre, "İbn Haldun, devletin yalnızca asabiyet sayesinde laik temeller üzerinde kurulabileceği" görüşündedir; "ancak kurulan devletin yaşaması siyasal erdemlerin kaybolmaması ve moral değerlerin terk edilmemesiyle mümkün olabilir. ... Düşünür, Şerîat yönetiminden otokratik bir yönetime geçişin, 'ahd'ın yerini 'asabiyet'in alışının rasyonalize ettiği görüşünü işlemektedir.”  (ÜH, s. 61)

Haldun'da mülkün (devletin) kuruluşunun açıklamasında gözden kaçırılan bir nokta, asabiyetin dine önceliği... Nitekim Rabi de, "... dindışı faktörlerle kurulup yürüyen Mülk'ün Şerîat'la ve Sünnî görüşle uyumlu kılınması" sonrasında, "ilahi kaynak olan Şerîat ile dünyevi kaynak olan egemenlik'in bağdaşabileceği"ni belirtiyor.

FATİH’İN HÜMANİZMİ

Osmanlı yönetiminde şeriatın yanı sıra Türk törelerinden yararlanıldığı görüşünde olan İnalcık, ısrarlıdır: "Bugün Türkiye'nin seküler siyasî sistemle yönetilen tek İslâm ülkesi olması ve diğer İslâm ülkelerinden farklı bir yol izlemesi olgusunun büyük oranda Osmanlı geçmişinin deneyimine dayandığını söylersek abartmış olmayız.” (Hİ, s. 79)

İnalcık, Osmanlı devletinin laikliğe yatkınlığı konusunda Fuat Köprülü'nün tanıklığına da başvuruyor: "İslâm dinine en fazla riayetkâr sayılan Türk hükümdarları bile, devlet otoritesini her şeyin fevkinde tutmuşlardır.” (Hİ, s. 82)

Osmanlı uleması içinde Gazâli ve İbni Rüşt'ün yanı sıra İbni Haldun'un da tartışılıp değerlendirilmesine büyük önem veren Fatih'in kanunnameleriyle şeriatın dışına çıkma eğilimini ondaki evrensel hümanizme dayandıran İnalcık, şöyle diyor: "Osmanlı tarihçilerinden hiçbiri, hümanizme onun gibi ilgi duymamıştır.” (Hİ, s. 52)

Osmanlı düşünürü ve devlet adamlarının tekinsiz bulduğu İbni Haldun, takıyye mi yapmaktadır? Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Fatih, Mehmet Âkif, Abdülhamid ve Necip Fazıl'a yönelik ilgisi çelişki ve tutarsızlıklar mı içeriyor?

Demirtaş Ceyhun, "Aydınlarımız ve Laisizm" kitabında, "Türk aydınları olarak laisizmi kavrama ve yaşama geçirmenin halâ çok uzağındayız" diyordu. Konu, kul hakkından yurttaşlık hakkına geçilemeyen ülkemizde, onun bıraktığı yerden halâ tartışılmaya değer...