Kadınlar kazanacak Türkiye kazanacak


Dün gece geldik. Bugün akşam yeniden gidiyoruz. Evin içinde bir oraya bir buraya dolaşıp hızlı hızlı bavul açıp yeni bavul hazırlıyorum. Mutfakta radyom açık. Salonda televizyon bas bas... Ne yapayım, zamandan tasarruf. Girip çıktıkça haberleri dinliyorum. Üç iş birarada. 8 Mart haftası. Elimden gelse kulaklarımı tıkayacağım...
Kan revan içinde sesler. Bıçaklanan, öldürülen, dövülen, saçlarından yerlerde sürüklenen kadınlar. Kadın öyküleri.
Avaz avaz bağırasım geliyor.

Ben bu değilim! Ben bu kadın değilim! Türkiye Cumhuriyeti’nin kadını bu değil!
Çok dövülüyorum... canıma kıyılıyor... Ne olur acı bana... Abicim birazcık hak lütfet...
Yalvar yakar.
Diz döv. Morardı çoktan.
Acındır kendini. Beeelki verirler...
Elinde ayna.
Buralarda oyalan. Memlekette ne olup bitiyor. Umurun olmasın.
İkinci sınıf bile değil, beşinci sınıf!
Kim kimden ne istiyor?

Tam o sırada bir kadın radyoda diyor ki:
“Çözüm, kadınların karar verici yerlere gelmesi...”
Oh! Nihayet bir akıl sesi!
Ama ikinci cümlede pof sönüyorum.
-Hâkim olması, savcı olması...
Yani, yine dayak yiyeceğiz.
Yiyeceğiz de... cezasını verirken “hafifletici neden” kullanmamaya “karar” verebileceğiz.
Biz Türkiye Cumhuriyeti’nin kadınları, suyun başını tutmaya alışmışız.
O gösterdiğiniz küçük kovuklara yeniden girmeyiz.
Asansör yobazlığı tartışmasına hele hiç girmeyeceğimiz gibi.
Atatürk’ün dediği gibi “daha ileri, daha ileri” gitmek istiyoruz. Yine Atatürk’ün buyur ettiği gibi “onun oturduğu yere gelmeye” layık olmak istiyoruz.
Biz iktidar istiyoruz. Güç istiyoruz.
Neden?
Milletimizin geleceğine ilişkin kararların verileceği yerlere gelmek istiyoruz.
Peki, o neden?
Meclis’te 550 kadın terörist mi olsun? Ya da 550 kadın yobaz!
Kadını yalnızca cinsel bir varlığa indirgemeyeniz! Siyasi fikirlerimiz ve çözüm önerilerimizle orda olacağız.
Terörü bitireceğiz.
Huzur getireceğiz.
Üreteceğiz.
Balık tutacağız.

Oltalarımızı daha çok balık tutmak için geliştireceğiz.
Adaletli bir şekilde bölüşeceğiz.
Doyacağız. Doyuracağız.
Kendi ayaklarımız üzerinde duracağız.
Kimseye boyun eğmeyeceğiz.
Düzelteceğiz.
Kazanacağız. Türkiye kazanacak.
Londra, Antalya, Fethiye Güneşi doğurmaya gebe!
8 Mart’ın ilk toplantısını İngiltere’de Londra Anadolu Kültür Merkezi’nde yaptık. Londralı kadınların çoğunu Türkiye’den gittikleri köylerden bu yana tanıyorum neredeyse. Mücadeleci, örgütcü, değiştirici ve siyasetçiler... Epeydir gidememiştim. Kömbelerini bile özlemişim. Bu kez içli köfte yoktu. Esas toplantı yapacağımız salonda yangın çıkınca başka yere aktarmışlar toplantıyı. Öyle becerikliler ki...
Hep söylüyorum. Türk kadını her şeyin üstesinden gelir. İş ki önüne engel çıkarmayın.
Ulusal Kanal için Elinin Hamuru programını da orda çektik.
İngiltere’de Türk ve kadın olmak öyle kolay değildir.
Üç başarılı Türk kadını konuğum oldu.
Biri yurtdışında da sergiler açan ressam. Ece Clarke.
Biri iki üniversite bitirmiş avukatlık yapan TGB’li. Hatice Ballıkaya.
Biri sekiz kitabı olan elektrik elektronik mühendisi akademisyen. Dr. Berna Bridge.
Yaşadıkları zorluklar, aşmak zorunda kaldıkları engeller.
Üç pırıl pırıl kadınımız.
Dün akşam Antalya’daydık.
Bugün sabah bu yazıyı arabada kucağımda bilgisayar Fethiye’ye doğru Torosları aşarken yazıyorum.
İnanın güvenim, umudum büyüdükçe büyüyor...
Neler neler yapabiliriz.
Bu nasıl bir memleket böyle!
Bu nasıl bir millet!
Bu nasıl kadınlar!
Güneşi doğurmaya gebe!


Haklar öyle kolay alınmıyor! Hele tepeden inme hiç olmuyor. Selanik, 1908, müslüman ve gayrimüslim kadınlar Beyaz Kule toplantı salonunda “kadın hakları” için toplantı yapıyorlar.


“Eşim bant doldurup yollamış, bütün ev teybin başındayız. Eşim bantta iyisiniz inşallah diyor bütün ev ‘iyiyiz iyiyiz’ diyor, köye kar inmiştir diyor, herkes ‘indi indi’ diyor. En son anasını, babasını herkesi andı, kalanlara da hasretle selam ederim dedi. İşte o kalan bendim.”