Prof. Dr. Sencer İmer darboğazdan çıkış yolunu anlattı:Yatırım için üç ilke

KİT'lerin etkin olabilmesi için bu işi bilen, liyakat sahibi kadroların işi başına getirilmesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Sencer İmer, yerli bir yatırımın milli olması için sahip olması gereken üç özelliği açıkladı.

Ekonomi reform paketinde Kamu İktisadi Teşebbüsleri’ne (KİT) ayrı başlık açılması önümüzdeki dönemde kamunun elindeki üretici güçleri de etkin kullanmaya başlayacağını gösterdi. Uzun yıllar KİT'lerde yöneticilik yapan Ufuk Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sencer İmer, Aydınlık'ın sorularını yanıtladı.

KANUN MADDESİ İLE BU İŞ OLMAZ

Ekonomi reform paketinde KİT’lerle ilgili tasarrufların olacağını görüyoruz. Hükümetin de bir takım söylemleri oldu. Yapılan bu planlamalar yeterli mi?

KİT’ler devletin önemli iktisadi faaliyetleri götüren kuruluşlardır. Bu kuruluşların daima daha verimli ve efektif çalışmaları için bütün hükümetler çalışmışlardır. Bu uygulamanın başarılı olması kanun değişiklikleri ile olmaz. Bunun sağlanacağı şey seçilen adamların bu işi bilen, liyakat sahibi, 'çamurdan olsun bizden olsun' düşünüşünde olmayan insanlarla olur. Bazıları kutular yaparak, organizasyon şemaları değiştirerek, kanunda bazı maddeler değiştirerek bu işi çözeceklerini zannederler. Senelerce KİT’leri yönettim. Hem de çok büyük olanları. Rahmetli Özal zamanında bu işi yaptım. Özelleştirildikten sonra da bu işleri yürüttüm. Çok iyi biliyorum ki bütün mesele bilen, yönetebilen, konuya hakim insanları koyarak olur. Ve maalesef şu ana kadar uygulanan insan politikalarında bu hususa dikkat edilmediğini, fazlasıyla partizanlık yapıldığını ve fazlasıyla tecrübesiz, bilgisiz insanların bu görevlere getirildiğini gördükç

KİT'LER TÜKETİCİYİ KORUMALI

KİT’lerin en önemli görevi toplumun ihtiyaçlarını karşılamaktır. Toplumun ihtiyaçlarını karşılamak için herşeyden önce fiyat politikası çok önemlidir. Bir kere mümkün olduğu kadar, maliyetlerin düşük olması ve tüketicinin korunması gerek. KİT’ler kısmen monopol olan kuruluşlardı. Çünkü kendileri belirlerler fiyatları ve halk buna muhtaçtır. Yerli ve milli. Bunu bir anda slogan gibi söylüyorsun. Bir işin yerli olması milli olması anlamına gelmiyor. Atatürk dönemindeki gibi, yerli bir yatırımın milli olması için şu özelliklere sahip olması gerekiyor:

1- Orada kullanılan teknik ve teknolojiler, dünyanın en yeni teknikleri ve teknolojileri olmalı.

2- Maliyetler cihan maliyetleri le mukayese edilebilir düzeyde olmalı.

3- Gümrük duvarları ile bu hizmetleri koruduğunuz için istediğiniz fiyatı koyarak istediğiniz kârı elde edebilirsiniz.

Bir KİT kâr ettiği zaman şunu sormak lazım; bu kârı tüketiciyi ezerek mi yapıyorsunuz? Çünkü korunduğu zaman istediğin fiyatı koyarsın istediğin kadar kâr edersin, bunu da başarı olarak lanse edersin. Hayır bu başarı değil, düpedüz tüketicinin ezilmesidir. Bunu yapmaman lazım. Demek ki bu üç prensip Atatürk döneminde yapılan bütün KİT’lerde ve özel sektörde de var. Yerli olan bir üretimin her halükarda bu özelliklere sahip olması halinde, milli olması mümkündür. Birşey yerli ve milli değil milli olur, milli olması için bu özelliklere sahip olması gerekir.”

KÖTÜ YÖNETİM BORCA BATIRDI

“Bu işi bilen insanların bu görevleri yürütmesi gerekiyor” dediniz. Hükümet, programı hazırlarken size danıştı mı?

İdare eden hükümet mensupları hiç konuşmadılar. Ekonomiyi o kadar kötü yönettiler ki, netice olarak Türkiye muazzam bir dış borç batağına girdi. 450 küsür milyar dolar… İktidara geldikleri zaman bu 130 milyar dolarlardaydı. Bunun en büyük sebebi ihracat ve ithalat arasındaki farktır. Normal zamanlarda, şimdi pandemi döneminde biraz değişti ama 250 milyar dolarlık bir ithalat 150 milyar dolarlık bir ihracat vardı. 100 milyar dolarlık bir fark vardı. Şimdi siz bunu kapatmak zorundasınız. Bunu turizm giderleri ile, iyi giderse, kapatmaya çalışıyordunuz. Geride kalanı da dışarıdan yabancı sermaye getirerek kapatmaya çalışıyordunuz. Bunların sonucunda bu borçlar birikti birikti, çıktı 450 milyar dolara. Özel sektör devlet işbirliği adı altında Hazine'yi borçlandırmak suretiyle 150 milyar dolarlık bir de yük geldi. Bu hesap edilmiştir. Koyduğunuz zaman bu 600 milyar dolar eder. Neredeyse, milli gelirinize eşit bir borcunuz var.

YATIRIM YAPACAK KAYNAK VAR MI?

İstihdam yeterli değil, işsizlik var. Yatırım yapılması gerek, nasıl yapacaksınız? Yatırım yapmak için her şeyden önce tasarruflarınızın artması lazım. Artamıyor. Çünkü enflasyon yüksek, alım gücü düşük, insanlar tasarruf yapamıyorlar. Tasarruf yapılmadığı için iç kaynak birikmiyor yatırım için. Dış kaynak da gelmesi lazım. Gelen dış kaynağı hangi amaç için kullanıyorsunuz? Konut satmak ya da alt yapıya gömmek. Altyapı yapmak kötüdür demiyorum ama bir sınırı var. Altyapı yapa yapa, üretime para koymaya koymaya, yatırım yapmaya yapmaya bu açığı kapatacak duruma gelmedik. Bu şartlar altında Kanal İstanbul gibi, tamamıyla yanlış olan bir projeyi, ABD’in 1950’lerden beri yapmayı planladıkları bir projedir bu, hayal projemiz diyerek getiriyorsunuz. Böyle bir şey olamaz, ortak akıl nerede kaldı? Bu Türkiye’ye yapılacak en büyük kötülüktür. Artı belli müteahhitler belli çevreler, bu ihaleleri almak sureti ile zenginleşiyorlar. Her dönemde bu olmuştur ama bu dönemde korkunç boyutlara çıkmıştır. Dünya basınında da bu yankılanmaktadır. Bu şartlarda yabancı sermaye, hukuki güvencesi olmadığı zaman, keyfi davranıldığı için nasıl gelsin? Demek ki siz yatırım yapacak kaynaklara sahip değilsiniz, güzel laflar söyleyerek bunu sağlayamazsınız..

KANAL İSTANBUL BİR GÖSTERGE

Söylemlerde önemli bir değişim var. Yatırım, istihdam, üretim ifadeleri. Bu söylemler nasıl hayata geçirilecek?

Almanların bir tabiri vardır, “Kağıt sabırlıdır” derler. Kağıdın üzerine istediğinizi yazarsınız, ağır bir şey demez. “Yatırımlar artmalı” evet artmalı biz de biliyoruz. Fakat siz bunu artıracak ortamı yarattınız mı? Yaratmadınız. Önce insan politikası değişmeli, yapabilen insanlara bırakın işleri, onlara yetki verin. Kanal İstanbul çok sembolik bir davranışı gösteriyor. Nerede ortak akıl? Hangi şekilde ikna ediyorsunuz Türkiye’yi?

Kovid-19 öncesi ve sonrası bir süreçten bahsediyoruz. Kamuculuğun yükseldiği bir süreç. Türkiye’de de bu anlayışın etkileri görülüyor. Dünyadaki bu yönelime baktığımız zaman, nasıl bir planlama yapılmalı?

Buradan çıkış yolu her halükarda devletin müdahaleci olmasıdır. Devlet burada yalnızca teşvik vererek değil, elini taşın altına koyarak bir şeyler yapmak zorunda. Yani özel sektör, devlet ve yabancı sermaye birlikte yatırımlar yapmak zorundalar. Çin bunu en başarılı yapan ülkelerden birisi. Demek ki kamulaşma, kamunun ağırlığının artışı önümüzdeki süreçte artacak. İşsizliği çözebilmek için, yeni yatırımlar için… Zaten dikkat ederseniz, savunma sanayi ile iftihar ediyorsunuz, o kuruluşların hepsi bir nevi, kamu girişimleridir. ASELSAN’ından, HAVELSAN’ından tutun, ROKETSAN’ından tutun hepsi, devlet kuruluşlarıdır. O halde kamu ile bunu yapacaksanız o zaman az önce söylediklerim daha dikkatli düşünülmeli. Atatürk döneminde bahsettiğim hususlara dikkat edilerek desteklemek sureti ile ve adam yetiştirerek. Bir sürü üniversite açmak adam yetiştirmek anlamına gelmiyor. Belli üniversiteleri belki daha çok teşvik edeceksiniz, ama her yere üniversite açtığınız zaman oradan çıkan adamların hepsi aynı kalitede olmayacak. Atatürk döneminde söylenen o üç ilke var ya, hala geçerli. Kanun yaparak bunu halledemezsiniz, dedim ya Almanlar'ın dediği gibi “kağıt sabırlıdır”, kanun metinleri de sabırlıdır. Siz önce uygulamaya bakın, kanun yazmaya bakmayın.