22 Şubat 2024 Perşembe
İstanbul
  • İçel
  • Şırnak
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Şanlıurfa
  • Çorum
  • İstanbul
  • İzmir
  • Ağrı
  • Adıyaman
  • Adana
  • Afyon
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Düzce
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gümüşhane
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • Kırşehir
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kütahya
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Muş
  • Muğla
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Bir Yeşilçam filmini izler gibi...

Burçak Evren

Burçak Evren

Gazete Yazarı

“Yeşilçam sineması fena halde yaşama benzer” derlerdi de inanmazdık... Demek ki doğruymuş...
Bir zamanlar, birçoğumuzun burun kıvırıp küçümsediği dahası dalga geçtiği o klasik Yeşilçam sinemasında izleyip de “yok artık” dediğimiz her bir şey, şimdilerde hayat diye karşımıza çıkmaya başladı.
Yeşilçam filmlerinin zirve yaptığı –ya da kendine özgü klasik yapımlar ürettiği- 50’li yılların ikinci yarısından 70’li yılların ilk yarısına uzayıp giden o dönemlerde bu sektörün bir açıdan resmi türü haline gelen melodramların ortak teması; zengin kız-fakir erkek, fakir kız-zengin erkek ya da bunların onlarca versiyonundan oluşuyordu. Yeşilçam repliği ile “farklı dünyaların insanları”nın, 50’li yıllarda büyük bir çoğunlukla iktidara gelen Demokrat Parti’nin “Her mahallede bir milyoner yaratmak” ile “Türkiye’yi küçük bir Amerika yapma” iddia ve ideallerine “cuk” diye oturuyordu. Bir de bunlara sınıfsız olduğu iddia edilen bir toplumun kendi içindeki geçişkenliğinin kolaylığı eklenince beyazperdeye yansıyan görüntüler bir düş olmaktan çıkıyor, giderek herkesin bilinçaltında “neden olmasına” dönüşüveriyordu.
Bu dönemlerde; küçük yaşlarda öksüz ya da yetim kalıp fıstık satarak ailesini geçindirmek isterken karşılarına çıkan beyaz atlı prensleriyle düşlediklerinin ötelerine kaç kızımız yelken açmadı ki? Ya da kaç film kahramanı öksüz ya da yetim kalıp üvey anne ya da babalarının gazabından küçük valizlerini ellerine alıp İstanbul’daki varlıklı akrabalarının yalı ya da köşklerinin yollarını tutmadı? Sonrası malum; bir süre hırpalanıp evin hizmetlerinde kullanılmak, sonra da evin küçük beyinin ya da şımarık kızının gönlünü çalarak sınıf atlamak...
Kaç kez izleyip, kaç kez düş şatolarının loş salonlarında kimselere göstermediğimiz göz yaşlarını döktük bu birbirine benzeyen hayat öykülerine? Bir düşünün... Bazen inandık, kimi zaman da “neden olmasın”ın peşine takılı kaldık... Ya da bir çırpıda sınıf atlayanların hayat ve servetleri konusunda az mı konuşup avunduk. Bezen bu hayatların ışıltısı gözlerimizi kamaştırdı, kimi zaman da servetlerinin büyüklüğü nefretle kıskançlığımızı kamçıladı. Tahta sandalyeler üzerine çekirdek çıtlatarak düşlerimizi bıraktığımız hey gidi günler…
Yeşilçam yıllar boyu bizlere yaşadıklarımızı değil de yaşamak istediklerimizi sundu. Sunarken de yaşadıklarımızı ıskalayıp yaşamayı düşlediklerimizin peşinde koşar olduk. Yoksa birbirlerine benzeyen onca öyküyü niye defalarca izleyelim ki?
Tekrar başa saralım... Yani Yeşilçam’ın fena halde yaşama benzemesine...
O dönemlerde “hayat” filmlere ayak uyduramıyordu, günümüzde ise filmler “hayata” ayak uyduramıyor... Yani bugün yaşadıklarımızın, her Allahın günü ekranlarda haber diye izlediklerimizin bir teki bile o dönemler Yeşilçam filmlerinden birinin konusu olsa idi, inanın hep bir ağızdan “yok artık” diye isyan ederdik. Ya da bunları yazan senaristleri hayal dünyalarının sınırsızlığından -ya da uçukluğundan- dolayı ödüllere boğardık...
Ancak öylesine alıştık ya da alıştırıldık ki, her bir şeyi; savaşı da, soygunu da, yolsuzluğu da, yüzsüzlüğü de, kısacası hayata ters düşen her bir akışı da bir film, bir dizi izler gibi izliyoruz... Tepkisiz, sanki her bir şey olağanmış gibi...
Yaşadıklarımız ne filmlere benziyor ne de hayata...
Her birimiz, tutsağı haline getiriliyoruz çelme takılan korkularımızın…
İnanın… Katlanılması en zor olanı da bu…