Almanya’nın kalbinde 2 gün

Almanya’nın en kalabalık ve yüzölçümü en büyük şehri olan Berlin, tarih boyunca kurulmuş Alman devletlerinin de başkenti.

Berlin tam bir kültür, sanat ve tarih merkezi. O kadar çok görülecek yer var ki 2 günlük kısa bir gezi fırsatı doğunca hiç düşünmeye gerek duymadan kendimi önce uçakta buldum, sonra da Berlin’in merkezinde. Büyük şehirler hep çok merkezli olur ama Alexanderplatz, Berlin’in tam göbeğinde ve eski bir Doğu Berlin semti. Müzeler, devasa yapılar parklar iç içe. Her adımı kültür kokan, otobüse, trene binmeden biraz yorulmayı göze alarak zevkle dolaşılan bir bölge. Geniş caddelerin kenarlarındaki geniş kaldırımlar yürümeyi kolaylaştırıyor, bol ağaçlı irili ufaklı parklar oturup soluklanmayı mümkün kılıyor. Yol boyunca sıralı şirin kahvehanelere girip mola vermek, çay ve Alman çörekleri eşliğinde şehrin temposunu hissetmek çok keyifli. Berlin defalarca gelinebilecek ve yeniden keşfedilebilecek bir şehir. Ben de sürem kısıtlı olduğu için, Berlin’de yaşayan genç dostum Beyhan Yıldırım’ın önerileri doğrultusunda, içim giden birçok yere hiç bakmadan, bazılarına dışardan bakarak ama en çok görmek istediğim yeri saatlerce gezebileceğim bir plan yaptım.

IHLAMURLAR ALTINDA…

Hedefim Doğu Berlin ile özdeşleşen ünlü Unter den Linden (Ihlamurlar altında) caddesine, Bradenburg takına doğru yürümek, yol boyunca listemdeki yerleri görmek, ünlü Pergamon (Bergama) Müzesini gezmek.

Otelin çok yakınında olduğu için ilk gördüğüm yer 356 metre yüksekliğindeki televizyon kulesi (Fernsehturm) oldu. Yukarıda saatte iki kez dönerek turunu tamamlayan lokantası ve tüm Berlin’i kuşbakışı izlemek için seyir balkonlarıyla popüler bir yer olduğu kapısının önündeki kuyruklardan belli. Ben hiç orada oyalanmadan yoluma devam ettim.

Hemen yol üzerindeki Marienkirche, Maria kilisesine uğradım. Bomboş. Berlin’in en eski orta çağ kiliselerinden, 1292 yılında yapılmış. Berlin’in veba salgınından kırıldığı 1484 yılında kulesindeki kireç duvara yapılan ölüm dansı resmiyle ünlü. Kilise, İkinci Dünya Savaşı sonrası dahil defalarca onarılmış.

Kilisenin yakınında elinde inciliyle Martin Luther’in bronz bir heykeli var. 1895 yılında ilk yapıldığında heykelin devasa bir kaidesi ve üzerinde de başka bronz heykeller varmış. İkinci Dünya Savaşı sırasında kaide ve diğer heykeller silah yapımında kullanılmak üzere eritilmiş. Eritilmekten kurtulan Martin Luther 1989’da sade bir kaidenin üzerine yerleştirilerek kilisenin yakınındaki yerine taşınmış. Sağ ayakkabısının topuğunun parçalanmış olduğunu gördüm, eritme ve taşınma işlemleri sırasında zarar görmüş olmalı.

Martin Luther’in heykelinin olduğu parkın biraz arka tarafında bir meydanda müthiş bir fıskiyeli havuz var, Neptün havuzu. 1891’de yapılmış. Havuz o zamanların Prusya’sındaki 4 büyük nehri, Elbe, Rhen, Oder, Wisla’yı temsil eden 4 kadın heykeliyle çevrili. Roma mitolojisine göre su ve deniz tanrısı olan heybetli Neptün üç uçlu mızrağıyla havuzun ortasına tepeye kurulmuş. Deniz canlılarının ağzından fışkıran suları ve bronz heykelleriyle göze ve kulağa hitap eden havuz, o dönemki Alman İmparatorluğu’nun ihtişamına yakışır bir eser.

Havuzun arkasında görünen kırmızı tuğladan yapılmış devasa yapı Rotes Rathaus (Kırmızı Belediye), Berlin Belediye Sarayı. Alman Birliği kurulmadan yapılmış. İlginç ve karma bir mimarisi var. İtalyan Rönesans tarzı, Paris’teki Notre Dame kulesi ve Polonya’daki Torun şehrinin belediye binası etkileri bir arada. İkinci Dünya Savaşı’nda müttefiklerin bombalamasıyla ağır hasar gören bina 1950 yıllarında aslına uygun yeniden inşa edilmiş. Berlin Senatosu ve yöneticileri çalışmalarını buradan yürütüyor. Ziyarete açık ama hafta sonu olduğu için binanın etrafında dolaşmakla yetindim.

MARX-ENGELS FORUM

Hedefimi kaybetmemek için tekrar ana caddeye dönüyorum. Az ilerde Marx-Engels Forum adlı park içinde Friedrich Engels ve Karl Marx’ı buluyorum. Doğu Almanya zamanında 1986’da yapılmış bu iki heybetli bronz heykel ama belli ki geç kalmışlar onları hatırlamak için. Marx ve Engels yakın gelecekte dünyanın onlara yeniden çok ihtiyacı olacağından emin sessizce geleni geçeni izliyorlar.

Spree nehrinin üzerindeki köprüden geçerek Müzeler Adası’na ulaşıyorum. Hemen yolun karşısında köprünün yanında gotik mimarinin en güzel örneklerinden biri olan Berliner Dom tüm heybetiyle duruyor. Bu bir Lüteryan katedrali ve Berlin’in en büyük Protestan kilisesi. Müthiş görkemli bir yapı. Bir Dominikan kilisesinin üzerine yapılan katedralin artık dünya sahnesinin büyük aktörlerinden olan Alman İmparatoruna layık olmadığına karar verilince İmparator II. Wilhelm zamanında eski katedral yıkılmış yerine bu devasa katedrali inşa edilmiş. 1905 yılında açılan katedral Berlin’deki diğer binaların çoğu gibi İkinci Dünya Savaşı’nda büyük zarar görmüş. Uzun onarımlardan sonra 1993 yılında yeniden ziyarete açılmış. Hala da onarım var. O devasa kubbeye çıkıp Berlin’i görmek isterdim ama bir sonraki gelişime bırakıyorum. Müzeler adasına daha sonra dönüp Pergamon’u gezeceğim ama şimdilik yola devam.

ANNE VE ÖLÜ ÇOCUĞU

Neue Wache, yol üzerinde neo-klasik mimarisiyle hemen dikkat çeken bir bina. Önündeki bayrak Hanau’daki ırkçı saldırıdan sonra ilan edilen yas nedeniyle yarıya indirilmiş. Neue Wache Prusya kralının muhafızları için yapılmış. Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgisinin ardından monarşi kaldırılana kadar imparatorun muhafızlarına hizmet vermiş bir bina. Girişteki salon önce Napolyon savaşlarında hayatı kaybedenlerin anısına ayrılmış. Daha sonra Birinci Dünya Savaşı’nda ölenlerin anıldığı bir yer olmuş. İkinci Dünya Savaşı’nda tüm bina zarar görmüş. 1960 yılında onarıldıktan sonra ise faşizm ve militarizm kurbanlarının anısına yeniden düzenlenmiş. Doğu-Batı birleşmesinden sonra ise “savaş ve baskı rejimi kurbanlarını anma yeri” haline getirilmiş. Siyah taşlarla bezenmiş karanlık bir salonda tepeden yuvarlak bir pencereden gelen gün ışığının tam altında “anne ve ölü çocuğu” adlı heykel var. Heykeli kendi oğlunu Birinci Dünya Savaşı’nda kaybeden ünlü Alman sanatçı Käte Kollwitz yapmış. Keşke Almanya başka ülkeleri bombalarken, anneleri ve çocuklarından birbirinden koparırken, bu heykeli ve anlamını düşünse.

HUMBOLT ÜNİVERSİTESİ

Berlin’in en eski üniversitesi olan Humbolt Üniversitesi yerleşkesinin bir bölümünün önünden geçiyorum. Müthiş heybetli binalar. Hemen girişte ünlü fizyolog Hermann von Helmholtz’un heykeli var. Humbolt Üniversitesi Einstein dahil 29 Nobel ödüllü bilim insanı yetiştirmiş bir üniversite. Tam karşısında ve yolun diğer tarafında Bebelplatz olarak bilinen, Opera binası, Kütüphane ve katedral ile çevrili ünlü bir meydan var. Oraya koşuyorum. İşte Goebbels önderliğinde Nazilerin 10 Mayıs 1933’te Yahudi, komünist ve kara listelerindeki yazarlara ait 20 bin kitabı yaktıkları meydan burası. Ne garip, Naziler daha dün burada önce kitapları sonra insanları yaktılar, ardından tüm Avrupa’yı talan ettiler, bugün ırkçılık Nazizmin çizmeleri altında ezilmiş birçok Avrupa ülkesinde yükselişte.

BRANDENBURG KAPISI

Hızlıca yola devam ediyorum. Brandenburger Tor, Brandenburg Kapısı, tüm ihtişamıyla karşımda. Atina’daki Akropol’ün girişi örnek alınmış. Neo-klasik mimaride yapılan kapı 26 metre yüksekliğinde, 65 metre genişliğinde, 11 metre kalınlığında. 6’sı önde 6’sı arkada12 adet sütun ve 5 geçiş yeri var. Sütunlar ve kapılar tanrılar ve tanrıçalarla süslü. Mars kılıcını kınına sokmuş, bilgeliğin ve stratejik savaş sanatının tanrıçası olan Minerva ticaretin, endüstrinin ve eğitimin koruyucusu rolüyle yerini almış. Quadriga adıyla bilinen heykel, kapının üzerini süslüyor, barış tanrıçası Eirene ve zafer tanrıçası Nike’ın birleşimi bir tanrıça dört atlı arabayı sürüyor. Kapı Prusya’nın güçlendiği bir dönemde kral II. Wilhelm’in siparişiyle barış kapısı vurgusuyla yapılmış ama her türlü sembolle güçlerini de göstermek istemişler. Tam da Fransa’nın “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganlarıyla ayağa kalktığı devrim yıllarında yapılmış. Doğu-batı aksında yer alan kapıdan geçip doğuya doğru dümdüz ilerlerseniz Moskova’ya, batıya doğru ilerleseniz Paris yakınlarına çıkıyorsunuz. Kısacası büyük güç Prusya iki hedefini belirlemiş. İkinci Dünya Savaşı’nda müttefiklerin bombalarıyla kapının civarındaki tüm binalar ağır hasar görürken bu kapı az hasarla kurtulmuş, savaştan sonra da Doğu Berlin tarafında kalmış. 1961’de yapılan Berlin Duvarı hemen kapının yakınından geçmiş. ABD başkanlarının hedefinde belli ki her zaman duvarın ardı vardı. Kennedy 1963 yılında Berlin’e geldiğinde duvarın ardındakilere “ben Berlinliyim” diye seslenirken, 1987’de Reagan yüzyılın en büyük köstebeği Gorbaçov’a “yıkın bu duvarı” diye seslenmişti. Kasım 1989’da Berlin duvarı yıkıldı. Şimdi Brandenburg kapısının yanındaki en büyük bina Amerikan elçiliğine ait. ABD’nin, İsrail’in, AB’nin ördüğü görünür ve görünmez duvarlara ise her gün yenileri ekleniyor.

YAHUDİ SOYKIRIM ANITI

Brandenburg Kapısı’nın da bulunduğu meydanın adı Pariser Platz, Paris Meydanı. Çok değil, kapı yapıldıktan 17 yıl sonra, 1806 yılında, o dönem Avrupa’nın hakimi olan Napolyon Prusya’yı yenmiş, atı üzerinde ünlü kapıdan geçerek o zaman adı “Viereck-dörtgen meydan” olan bu meydana girmiş. Brandenburg kapısını o kadar çok beğenmiş ki tümüyle Paris’e taşımak istemiş ama bunun mümkün olmadığını anlayınca savaş ganimeti olarak barış tanrıçasını ve atlı arabasını söküp gönderivermiş Paris’e. Prusyalılar boş kalan Brandenburg kapısına hemen bir Prusya kartalı ve demir haç kondurmuş. 1814’te bu defa Prusya askerleri kapıdan çıkıp batıya dönmüşler, müttefikleriyle birlikte Paris’i işgal etmişler. Napolyon Elba adasına sürülürken Prusyalılar tanrıça ve atlı arabasını da alıp dönmüşler Berlin’e. Paris zaferinin anısına bu meydana Paris Meydanı adı verilmiş. Nazilerin de en sevdiği yer olmuş bu meydan.

Kapıdan geçenlere bakınca kapının devasa boyutu daha iyi anlaşılıyor. Kapının diğer yanına geçiyorum. Sol tarafta futbol sahası büyüklüğünde bir alana yayılmış ilginç bir anıt var. Yahudi Soykırımı Anıtı. Farklı büyüklüklerde ve yüksekliklerde beton bloklarla yapılmış. Blokların arasında dolaşırken zeminin de farklı seviyelerde olduğunu anlıyorum. İlerledikçe insan kendini kapana kısılmış hissediyor, resmen bloklar arasında kayboluyor. Zaten sanatçının istediği de bu. Peki bu anıtı gezip te bugünü düşünmemek mümkün mü? Tüm İsrail parlamentosunu getirip bu anıtın blokları arasına salmalı, onlar da kendilerini kapana kıstırılmış gibi hissetsinler, belki anlarlar Gazze’deki Filistinlilerin ne hissettiğini. Anıt alanında bir de bilgi merkezi var. Yahudi soykırımı ile ilgili fotoğraf sergisi, film gösterisi yapılıyormuş ama giriş kuyruğu o kadar uzundu ki bekleyemedim.

Berlin’in benim dolaştığım bölgelerinde metro inşaatı nedeniyle her yer kazılmıştı. Hava çok rüzgarlıydı. Müzelerin bir kısmı da onarımdaydı. Buna rağmen son derece keyif alarak gezdim Berlin’i. Müzeler adasında ve Pergamon Müzesi’nde buluşmak üzere.

Sonraki Haber