Hem Atatürkçü hem Batıcı olunur mu 3: 'Ne Taliban ne ABD' diyenlere Atatürk'ün tavrı

Aslında bütün bu tavır, yansımaları farklı tezahür etse de karakteristiktir. Cephe tutamayan, sorumluluk taşımayan, savaşa girmeyen, teslimiyetçi 'üçüncü yolculuğun' da kökleri derindedir ve Kurtuluş mücadelemiz bu tavra ait derslerle doludur.

O yıllarda da iki cephe içinde, iki cepheyi de beğenmeyen ve mandaya rota çizen anlayışlar vardır.

Dünya tarihinde hiçbir savaşın üç tane cephesi olmamıştır… Bütün savaşlarda iki cephe vardır. Eğer üçüncü cephe açılıyorsa, o da en sonunda tercih ettiği bir cepheyle birleşir ya da yok olur. Bugün de ya ABD’ cephesindeyiz, ya da Afganistan cephesinde... Afganistan’ın da temsilcisi Taliban’dır.

ABD’ye karşı 20 yıl silahla savaşıp, Afganistan’daki Kurtuluş Savaşı’na önderlik eden Taliban’a hararetle karşı çıkanlar, sözümona ABD’yi de tercih etmek zorunda olmadıklarını belirterek “Ne Taliban ne ABD” diyorlar. Hiç bu “Ne o, ne o” perdesinin arkasına saklanmayıp açıkça ABD ve NATO’yu tercih edenlerimiz de mevcut.

Modası geçmiş, bayatlamış bu tavır yeni değil. ABD'nin 1990 yılından bu yana bölgemizde yürüttüğü savaşlar da hep aynı psikolojik harekât yürütüldü. Önce Saddam'lar, Kaddafi'ler, Esad’lar katil ilân edilir, sonra “Ne Sam, ne Saddam”, “Ne Sam, ne Şam” sloganlarını icat edilir. Bu sırada emperyalizm, hedefe giden yolun taşlarını ustalıkla döşer.

SAHTE SOLCULAR VE SAHTE ATATÜRKÇÜLER KOL KOLA

Cepheler böyle kurulunca bir değil, bin kez savaş yapılsa da Sam kazanır. Oysa savaş, emperyalizme karşı savaştır. Savaşın niteliği belirleyen de ülkenin yöneticileri değil, o ülkenin dünya ölçeğindeki mevzisidir.

Manzara aynı. Bugün de Sahte solcular ve sahte Atatürkçüler kol kola “Ne Taliban ne ABD” sloganı atarken, aslında ABD’ye hizmet etmektedirler. Ancak sarıldıkları Sam, dünkü kadar şanslı değil…Taliban savaş kazandı, Sam yine yenildi ve kaçtı, Afganistan özgürleşti.

Aslında bütün bu tavır, yansımaları farklı tezahür etse de karakteristiktir. Cephe tutamayan, sorumluluk taşımayan, savaşa girmeyen, teslimiyetçi “üçüncü yolculuğun” da kökleri derindedir ve Kurtuluş mücadelemiz bu tavra ait derslerle doludur. O yıllarda da iki cephe içinde, iki cepheyi de beğenmeyen ve mandaya rota çizen anlayışlar vardır.

TESLİMİYETE MAHKÛM 'ÜÇÜNCÜ YOL'

İstiklal Savaşı yıllarında bir yandan Batı himayesine karşı keskin bir mücadele yürürken, diğer yandan stratejik olarak Sovyet dostluğu, “gerekirse Bolşevik olma” kararlılığı, daha o günden Türkiye için uzun soluklu bir tercihin ifadesi olmuştur.

Batı Devletleri bir yanda, Sovyetler Birliği diğer yandadır. Savaşın ortasında, o tarihte de “ne o, ne öteki” tavrı görülmektedir. Batı’yı reddeden, ancak Sovyetlerle ittifakı da sindiremeyenler vardı. Bu konuda Mustafa Kemal Paşa bizzat devrimin kadrolarıyla önemli tartışmalar yaşamıştır. Paşa, işgalci güçlerle yapılacak mücadelede temel görevin Sovyetler ile ittifak yapılması, milli sınırlar içinde tam bağımsız yaşamak ve bunu temin edebilmek için Rusya ile kader birliği yapma gerekliliğini ifade etmişti.(1) Çünkü savaş ortadaydı ve cepheler belliydi. Savaş kazanılacaksa, doğru cephede kararlı tutum şarttı.

Atatürk’ün Batı’ya karşı stratejik ufku, günlük faydalar üzerine kurulu değildi. Savaşı, dünyadaki kamplaşmayı doğru analiz ederek tavır alan tutum kazandı. “Ne Sovyetler, ne İngilizler” tavrı iflas etti. Üçüncü yolcu tavır, Batı’ya göz kırptı ve en sonunda Batı’ya teslim oldu.

ALTIN MÜTTEFİK

26 Ağustos 1922 günü Büyük Taarruz şafağında Kocatepe’de Atatürk’ün arkasında siperde yatan Sovyet şapkalı ve Sovyet kaputlu Kızıl Ordu subayı, Kurtuluş Savaşı’nın en belirleyici stratejisinin başarı fotoğrafını tarihe bırakmıştır. O fotoğraf, dünü, bugünü ve yarını tek bir karede anlatma yeteneğine sahiptir. Fotoğraf stratejik bir mevzilenmeyi anlatır. İstiklal Savaşımızın nasıl kazanıldığını ve devrimin nasıl sürdürüleceğini gösterir. Geçici ve salt menfaat ilişkisine dayalı bir iş birliğini değil, kalıcı, çok yönlü, ideolojik alt yapısı çok kuvvetli bir dayanışmayı işaret eder.

Türkiye, 1914’ten 1922’ye kadar süren, 24 Temmuz 1923 günü Lozan’da imzalanan antlaşmayla biten sürecin fotoğrafında da önemli bir değişim olmuştur. Masanın karşı tarafında Türkiye’nin 1914 yılındaki emperyalist düşmanları bulunuyordu. 1914 yılındaki düşmanlarımızdan biri ise artık karşı tarafta değildi. Çarlık Rusyası, 1917 yılına kadar düşmanımızdı. 1917 Ekim Devrimi’yle kurulan Sovyet Rusya, ilk iş olarak Çarlığın taraf olduğu Osmanlı'yı paylaşma anlaşmalarını yırttı. Böylece Ankara’daki Milli Hükümet ve Sovyet Hükümeti, emperyalizme karşı ittifak kurdular. Lozan Antlaşması ve Cumhuriyet Devrimleri sırasında da bu stratejik dostluk Türkiye için en büyük güç kaynağıydı.

Mustafa Kemal Paşa, Kurtuluş Savaşı’nı Anadolu’da devrimci bir hükümet kurarak ve tekmil milleti örgütleyerek kazanacağına güveniyordu. Ancak savaşın kazanılması için Türk milletinin mazlum uluslarla birlikte hareket etmesini sağlamanın zorunluluk olduğunun da farkındaydı. En azılı düşmanımız Çarlık Rusya’nın yıkılmış olması ve yerine sırtımızı yaslayacağımız Sovyet Hükümeti’nin kurulması İstiklâl Savaşını kazanacağımız öngörüsünün en önemli dayanağıydı.

Mustafa Kemal Paşa’nın bu tavrı, İtilaf Devletleri’nin çağrısı üzerine 21 Şubat 1921-12 Mart 1921 arasında toplanan Londra Konferansı'nda yaşanan gelişmelerden net olarak anlaşılır. Ankara Hükümetinin Heyet Başkanı Bekir Sami Bey, yetkilerini aşarak İngiltere, Fransa ve İtalya ile ödünler içeren antlaşmalar yapması Millî Meclis tarafından reddedilir ve Bekir Sami Bey Dışişleri Bakanlığından alınır. Bekir Sami'nin görevden uzaklaştırılmasının en önemli sebeplerinden biri, Türkiye'nin İngiliz işbirlikçisi Kafkas hükümetleriyle birlikte Sovyet Rusya'ya karşı tavır alabileceği vaadinde bulunmasıdır. Sovyet dostluğunu terk etmenin karşılığı işgalin meşrulaştırılması ve kapitülasyonların devam ettirilmesidir. İstiklal Savaşı koşullarında Sovyet dostluğu tam bağımsızlığı sağlamanın tek koşuludur.

6 Şubat 1922’de İngiliz Dışişleri Bakanlığı, Mustafa Kemal Paşa’ya boyun eğdirme konusunda, Türkiye’yi her anlamda abluka altına alacak maddelerin sıralandığı bir belge hazırlar. Belgeye göre tedbirlerin kesin sonuç vermesi için Bolşevik Rusya’nın kesin olarak Türkiye’den koparılması gerekmektedir.(2)

BATI’YA KARŞI; DAVADA RUHTA, EMELDE BİRLİK

Kurtuluş Savaşımızda Atatürk Türkiyesi ve Lenin Rusyası arasındaki dostluk, bütünüyle ortak amaçlara dayanmaktaydı. Düşmanlarımız ortaktı. Emperyalistlerin parçalama ve yıkma tehdidine karşı savaşıyorduk. Hakimiyet-i Milliye’de yayınlanan 14 Şubat 1921 tarihli yazıda: “Tarihin muhtelif devirlerinde birbirine benzer çok vaka kaydedilmiştir. Fakat Asya’nın ruhundan, Avrupa’nın zulmüne ve emperyalizmine karşı doğan bu iki ordu kadar emelde, usulde ve başarıda ikizlik arz eden bir hadise daha bulmak cidden müşküldür. Kızıl Ordu, Sovyet Rusyasını harben ve siyaseten boğmak isteyen emperyalistlere karşı savaş açtı Milli ordu da aynı emperyalistlerin doğrudan ya da dolaylı olarak Anadolu’ya suikasta gelen ordularıyla harp etti. Her iki ordu kapitalist Avrupa’nın Asya’daki iştahını söndürmek için kan döküyor. Dolayısıyla iki ordunun davasında, ruhunda ve emelinde birlik var.”(3)

Mustafa Kemal Paşa, Millî Hareketin Doğu’da dayanak yaratma stratejisinin Bolşevik dostluğunu sağlamak üzerine kurulduğunu, Enver Paşa’ya yazdığı 4 Ekim 1920 günlü mektupta da açıkça belirtmiştir: “Ankara Hükümeti (...) Doğuda bir dayanak noktası sağlanması lüzumuna kanaat getirmiş olduğundan, Bolşevik Rusya Cumhuriyeti ile ortak maksadın sağlanmasına ait bir anlaşma akdine teşebbüs etmiş, (...) bu teşebbüste başarı noktasına yaklaşmış bulunuyor.” Anadolu’daki Millî Devrimci Hükümet ile Sovyet Rusya Hükümeti arasındaki cephe birliği Kafkaslarla da sınırlı değildi. Mustafa Kemal Paşa, Sovyet Devletinin Avrupa cephesinde kazandıkları zaferlerden duydukları “mutluluğu” Lenin’e yazdığı mektupta yüksek bir coşkuyla belirtir.

İki devrimci devletin zaferleri, diğeri için de ayrıca bütün mazlum uluslar ve insanlık için de zaferdi. Anadolu'daki millî hareketin emperyalizme karşı başarıya ulaşması, emperyalistlerin Bolşevik hükümetini yıkma ve Sovyetleri istila planını bozdu. İstiklâl Savaşımız başarıya ulaşmasaydı, Sovyet Devrimi’nin ayakta kalması imkansızdı. Bu nedenle Sovyet Devrimi’nin Türk Devrimi’yle ittifakı, kendisi için de bir ölüm kalım meselesiydi.

ALTIN NASİHAT

Rusya dostluğu Kurtuluş Savaşı sonrasında da stratejik önem taşıyordu. Atatürk ölene kadar Sovyetler Birliği ile her alanda dostluk politikasını sürdürdü. Lozan’da, Musul konusunda ve Boğazlar meselesinde Sovyetler Birliği hep Türkiye’nin yanında tavır aldı. 1930’lardaki devletçilik atılımımızda ve Hatay meselesinde de Sovyetler ile ittifak halinde olmamız belirleyici oldu. 1945 sonrasında o dostluğu terk ettiğimiz için, ABD’nin denetimine düştük. Ufuk sahibi olan, geleceği gören ve geleceğin stratejik siyasetini belirleyen Mustafa Kemal Atatürk bu yüzden hayatının son zamanlarında Başbakan Celal Bayar’ı, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ı ve yakın arkadaşı Kılıç Ali’yi çağırıyor ve onlara dünyanın büyük bir savaşın eşiğinde olduğunu belirttikten sonra, “Sovyet dostluğundan ayrılmayacaksınız” vasiyetinde bulunuyordu.

'YUMRUĞU KUVVETLİ OLANIN ATATÜRKÇÜLÜĞÜ'

Atlantik sistemiyle uyumlu bir “Atatürkçülük” için yapılması gereken ilk şey Kemalist Devrimi Sovyet Devriminin karşısına konumlandırmaktır. Atatürkçülüğün, içine Sovyet ve Rus düşmanlığı sığmaz. Tarih, bilim, siyaset hiçbir şey buna izin vermez. Bu yüzden 1945 sonrası kireçlenme döneminin teorisyenleri ne kadar uğraşsalar da Atatürk’ü Atlantik sistemiyle uyumlu hale getiremediler. Bunun için 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 cuntalarının sopası gerekliydi. Nitekim 12 Mart’ın Başbakanı Nihat Erim, daha sonra "yumruğu kuvvetli olanın Atatürkçülük anlayışının" zorla kabul ettirildiğini itiraf etti. Atlantik’in kuvvetli yumruğu Atatürk’ü yeniden imal etmeye çalıştı. Atlantik’in çöküşe geçtiği koşullarda Atatürk yükselişe geçti. Bu yükseliş aşamasında da Rus dostluğunun belirleyici önemde olduğunu görüyoruz.

Atatürk’ün Türkiye’nin geleceğini Sovyet dostluğuyla sağlama alma ufku stratejik bir öngörüydü ve doğru çıktı. Türkiye bu stratejiden uzaklaştıkça Atlantik’e bağlandı, bu strateji hayat buldukça, bugünkü gibi kendi bağımsızlığına ve gerçek dostlarına kavuştu.

YARIN: BATI'YA KARŞI ASYALILIK BEYANI

(1) Atatürk’ün Bütün Eserleri, c.8, sf. 182.183

(2) Milli Kurtuluş Tarihi, Doğan Avcıoğlu, 1.Cilt, Tekin Yayınevi, sf. 181.

(3) Kurtuluş Savaşının İdeolojisi, Hakimiyeti Milliye Yazıları, Kaynak Yayınları, 2004, sf. 122.

Hem Atatürkçü hem Batıcı olunur mu 2: Çağdaş uygarlık Batı'da mı?

Sonraki Haber