Berlin Mektupları           

Kitaplığımı elden geçirirken, Haldun Taner'in 'Berlin Mektupları' pat diye düşüverdi önüme. Eprimiş kapağından anımsadım; doksanlı yıllarda bir yaz iznimizde Ankara'da dolaşırken bir sahaftan almıştım bu kitabı. Seçtiğim tüm kitaplara indirim yaptığı halde, “İlk baskı kitaplar değerlenir” diyerek Berlin Mektupları'ndan kuruş düşmemişti ak saçlı sahaf.

Emek göçünün doruğa ulaştığı yıllara ve Almanya'nın yakın tarihine ışık tutan bu kitabı, Almanya'ya yenice yerleşmiş bir emekçi olarak çok merak etmiş, Frankfurt'a döner dönmez hemen okumuştum.

Haldun Taner için “Almanya'yı da en az Türkiye kadar tanır” denilir. Doğru bir saptamadır bu.  Lisedeyken ikinci dil olarak Almancayı seçmiş, 1935 yılında devlet bursuyla Heidelberg Üniversitesi'nde siyaset bilimi okumuştur. Öğrencilik yıllarında Hitler'in palazlanışına, iktidara yürüyüşüne tanıklık etmiş, ülkedeki köklü siyasal, sosyal dönüşümleri Alman halkıyla birlikte yaşamıştır. Yakalandığı ağır tüberküloz nedeniyle üç yıl sonra öğrenimini yarıda kesip Türkiye'ye dönse de, Almanya ve Almanlarla ilişkisi hep sürmüştür. İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümündeki asistanlık yıllarında Hitler'den kaçıp Türkiye'ye sığınan ünlü Alman profesörlerle dostluklar kurmuş, onların derslerini Türkçeye çevirmiştir. Kongreler, konferanslar ve sahnelenen oyunları için sıkça yaptığı Almanya seyahatlerinde işçi yurttaşlarımızla iç içeliği, yazdığı göç izlenimlerini sahici temeller üstünde yükseltmiştir.

Berlin Mektupları, usta yazarımızın Alman Akademik Değişim Kurumu'nun (DAAD) daveti üzerine, araştırmalar yapmak için 1980'de bir yıllığına geldiği Berlin'de kaleme aldığı denemelerden oluşuyor. Otuz yıl sonra kitabın sarı sayfalarında bir kez daha gezinirken, doksanlı yıllarda altını çizdiğim bazı önemli bölümlerin yıllar içinde belleğimden silinişine hem şaşırdım hem üzüldüm.Yirmili yaşların hayhuyu içinde okunan değerli yapıtlara ileriki yaşlarda dönüp mutlaka yeniden göz atmak gerekiyormuş meğerse.

Misafir işçilikten göçmenliğe geçiş süreci de sayabileceğimiz yıllarda Alman toplumunun Türk işçilerine bakışını, o sancılı süreçte işçilerimizin yaşadığı sorunları, göçün yarattığı travmaları, Alman devletinin bu konulardaki tutumlarını, Haldun Taner gibi keskin gözlem gücüne sahip bir edebiyatçıdan okurken, göçün es geçilen başka boyutları üstüne de düşünmeye başladım. Göç ve göçmenlik olgusunu irdeleyen esaslı edebiyatçılar, salt yazdıkları döneme büyüteç tutmakla kalmıyor, gelecek kuşaklara da bu konuda sağlam belgeler bırakıyorlar.

 “İnsanların tek başına bırakıldığı bencil ve hoyrat bir dünyada yaşıyoruz. Dostluk, komşuluk, ilgi, sevcenlik, vefa, yardım duygusu kalmadı. Kendileri için yaşayan, boş zamanları bile olsa bunu başkaları için harcamayı israf sayan bir çıkarcılar yarışındayız. Kimsenin kimseyi görecek hali yok.  Almanya'da oturan işçilerimizin en çok yakındığı şeylerin başında komşusuzluk geliyor. Komşusuzluk onların buradaki ezik durumunu daha da vurguluyor. Büsbütün öksüz yapıyor. Oysa alışmış köyünde, başı sıkışınca komşusuna başvurmaya, ona dert yanmaya, içini boşaltıp rahatlamaya, komşusunun ona ihtiyacı olunca bir sıcak çorba yapıp duasını almaya. Burada yok böyle şeyler... Sade ona değil Alman komşusuna da kapalı Alman'ın kapısı. Oturduğumuz apartmanda tam on iki daire var, yedi aydır bugüne dek oturanların hiçbirini görmedik. Kapıda bazı gölgelerle karşılaşıyoruz. Birbirimize hırsız olmadığımızı belgeler gibi âdet yerini bulsun diye merhabalaşıyoruz. (…) Ama işçilerimiz konuşkan ve insancıl. Komşu yerine kulaksız, ağızsız duvarla karşılaşmak onların içlerini daha bir üşütüyor. Kreuzberg'te Türk mahallesinde oturanlar bu eksiği o kadar duymuyorlar. Çünkü çoğu birbirine komşu. Ama Alman evlerinde oturanların hali duman. Geçenlerde böyle biri bana: 'Bizi görünce keyifleri kaçıyor, gülerken çatınıveriyorlar. Her şeyi de yanlış mı yapıyoruz ki başlarını iki yana sallayıp ya sabır çekiyorlar? Değil buraya geldiğimden, nerdeyse dünyaya geldiğimden ötürü özür dilemek hissine kapılıyorum.'

Aynı zamanda öğrencim de olan bu hassas işçi kardeşimin sözleri benim de gözlerimi buğulandırdı. Oturdum o hızla 'Şeytan Tüyü' adlı bir hikaye yazdım. (…) Uygarlık sanılan çıkar yarışı, insanı gün günden barbarlaştırıyor.” *

 Haldun Taner'in bu içtenlikli satırlarının üstünden tam kırk yıl geçmiş. Bugüne dek ne değişti, diye sordum kendi kendime. Almanya'daki hatta Avrupa'nın diğer ülkelerindeki göçmen yurttaşlarımız, buralara geldiklerinden, hatta neredeyse dünyaya geldiklerinden ötürü özür dileme hisleriyle dolu değiller mi bugün de? Onları görünce asılan suratlarda, horlayan bakışlarda son kırk yılda zerre değişiklik oldu mu? Politikacılar oy uğruna her seçimde onları malzeme yapmıyorlar mı? Duvarlara,bulvarlara asılan afişlerdeki aşağılayıcı sloganlar her geçişimizde içimize zehirli ok gibi batmıyor mu? Birlikte yaşam kültürüne uymayanlar, kan ter içinde ekmek derdine düşmüş 'yabancılar' mı hep? Almanlara, Avrupalılara benzemek için kırk takla atan, bunun için inancını, ibadetini, geleneğini dahi gizleyen, uyumunu kanıtlamak için işi domuz eti yemeye kadar götüren yurttaşlarımız sanki daha mı yakın duyumsuyorlar Alman toplumuna kendilerini? Sormak, konuşmak gerek...

Haldun Taner'in yüreğinden akanları okumaya devam edelim:

“…Bir vakitler savaş arkadaşlığı gibi köklü bir dostluğa dayanan eski bir yakınlaşmanın yerini şimdi şamar oğlanına döndürdükleri Türk işçisi düşmanlığı aldı. Bir zamanlar güvenilir dostluğumuza, cephe arkadaşlığımıza, benzersiz kahramanlığımıza methiyeler düzen Almanlar bakınız şimdi pek de yetenekli olmadıkları mizah alanında kendilerini sıkıp zorlayıp nasıl fıkralar icat ediyorlar: Bir doğum kliniğinde biri Yahudi, biri Alman, biri Türk üç baba sabırsızlık içinde doğacak çocuklarını bekliyorlarmış. Hastabakıcı içeriye girip, 'Size bir müjdem, bir de kötü haberim var. Önce üçünüzün de nur topu gibi birer oğlunuz oldu. Ama ne var ki hangisi hanginizin maalesef karıştı.' demiş. Alman hemen öne atılmış: 'Ben şimdi kim kimin oğlu bulurum' demiş. İçeriye girmiş, üç dakika sonra sevinçle çıkmış. 'Buldum' demiş. 'Nasıl buldun?' diye sormuş ötekiler. 'Çok basit, içeriye girer girmez Heil Hitler! dedim. Bebeklerden Alman olanı sağ elini kaldırdı. Yahudi olanı altına işedi. Türk olanı da hemen eline bir bez alıp yeri temizlemeye koyuldu!..'

Her milletin şakası da mizah zevkiyle orantılı oluyor. Buram buram kabalık kokan bu espriyi anlatıp içinizi sızlattığım için özür dilerim. Bunu bana mal bulmuş mağribi gibi anlatan, hem de aydın bir Alman'a aynen şunları söylemiştim: 'Müttefiklerin kol değneği ile kalkınıp Alman mucizesini gerçekleştirdiğinizden bu yana, sizin işçileriniz şımarıp ağır işlerden el etek çektiler diye övünmeyin. Temizlik işlerini ve onları üstlenenleri de bundan ötürü küçük görmeye kalkmayın. Temizlik imandan gelir. Türk işçisi dini gelenekleri dolayısıyla sizlerden çok daha eskiden temizliğe bağlıdır. Pisliğinizi temizliyorsa çok sosyal bir işlev görüyor demektir. Biraz iktisat okumuş biri, işin adisi kibarı olmaycağını çok iyi bilir. Geçen yıl Potsdam'a gitmiştik. Çok uzak bir geçmişte değil daha on sekizinci yüzyılda Avrupa krallarının muhakkak ki en kültürlüsü, en hoş görülüsü, en olgunu sayılanı Büyük Friederich'in Sanssouci Sarayı'nda tuvalet olmadığını gördük. Sabahleyin yüzlerini, yüzlerini de değil gözlerinin çapağını önlerine getirilen bir tastan aldıkları suyla yalap şap yıkarlarmış. Bir ihtiyaçları gelince de uşaklar çok süslü sandalye oturakları getirir, krali popolar işlerini bitirince dışarı taşırlarmış. O sırada Voltaire'nin misafir kaldığı odayı geziyorduk. 'Voltaire'nin böyle bir oturağı var mıydı?' dedim. Rehber, 'maalesef' dedi. 'Oturaklar sadece kral ailesi içindi. Misafirlerin oturağı yoktu.'  Eşim, 'Onlar ne yapıyorlardı?' diye sorduğunda aldığı cevap, 'Bahçenin uygun bir yanına uzaklaşır işlerini görürlerdi.' oldu. Şimdi Orangerie Kasrı bahçelerinin neden bu kadar bereketli olduğu anlaşılıyor. (…)

Haçlı seferindeki Alman şovalyelerinin pisliğini ise hiç karıştırmıyorum. Biz o tarihte de nezafete (paklığa) taharete riayet eden bir millettik. Almanya bugün nereden nereye gelmiş. Dünyanın en temiz sayılan ülkesi olmuş. Hal böyle olunca neden temizliği eskiden beri, ta onların alıp satmadığı zamandan bu yana benimseyen işçilerimizin sosyal hayatta aynı görevi üstlenmesini yadırgıyorsunuz!..'

Muhatabım yine de duyarlı bir adammış ki özür diledi.

'Siz ki mizahçısınız, mizaha alınmak olmaz.' dedi.

'Alınmadım da, mizahına bile kabalığını sokan bir zihniyeti estetik bulmadım, o kadar.' dedim.” **

 Savaşın büyük yıkımlarından sonra sıkıntıya düşüp ülkeye davet edilen, emeklerinden sonuna kadar yararlanılan insanları hor görmenin, her fırsatta aşağılamanın insanlıkla bağdaşır yanı olmadığını artık daha gür sesle söylemenin zamanı. Hürmet, sevgi, saygı, vefa duygusu tek taraflı olmuyor. Birlikte yaşam kültürüne katkı sunmak, sadece yurdunu, toprağını ekmek derdine terk edip gelenlerin değil, kendini 'uygar' görenlerin de uyması gereken insani bir zorunluluk. Aksi halde, Berlin Mektupları'nı bizden kırk yıl sonra eline alıp okuyacak torunlarımız da maalesef  iç çekecekler, Almanlar, Avrupalılar hakkında bizden daha farklı şeyler yazamayacaklar...

Haldun Taner gibi yönünü insana dönmüş, saygılı, çıkarsız, kocaman yüreği bayrak ve vatan sevgisiyle dolu gerçek aydınlara bugün her zamankinden daha fazla gereksinimimiz var.