Bir ABD Bir İsveç Bir de biz

ABD'de polis, yardım isteyen yurttaşın boğulmasını izliyor... Arizona Eyaleti’nde, Sean Bickings "Lütfen bana yardım edin" diye diye üç polisin gözleri önünde boğuluyor. Yaptıkları tek şey direği doğru yüzmesini ve kendini suyun üzerinde tutmasını söylemek.
Bickings, yalvarıyor…
- Lütfen bana yardım edin. Lütfen, lütfen, lütfen. Dokunamıyorum. Tanrım lütfen bana yardım et. Bana yardım edin.
Karısı da polislere yalvarıyor ama işe yaramıyor. Tam tersine eğer sakinleşmezsen seni de polis arabasına alırız tehdidi alıyor. Yetkililer Bickings hakkında arama kararı olduğunu belirtiyorlar, ama hangi suçtan olduğu bilinmiyor.
Üç ay önceki olayla ilgili soruşturma geçen hafta yeni başlatılıyor, üç polis ücretli idari izne çıkarılıyor. Çünkü ABD’de siz hakkınızı aramak için başvursanız, şikayetçi olsanız da… bu pek geçerli olmuyor. Daha önce de yazmıştım. Yüzlerce olay oluyor. Haksa hak… ama kayda geçen az.
Neden şimdi?
Çünkü görüntüler ortaya çıkmış.
A.J. Hernandez. 13 yaşında bir çocuk. Birkaç gün önce polis kurşunlarıyla öldürüldü. Görüntü var, ama “incelendiği” için hiçbir açıklama yapılmıyor.
Ha, ABD’de böyle uyulacak da kural var, uyulmayacak kural da.
Küçük çocuğun araba çaldığı ve polisi görünce kaçmaya çalıştığı, devriye arabasına çarptığı söyleniyor.
Çocuk karnından kurşunlanmış, … kim bilir kaç kez… hastaneye götürülmüş ama kurtarılamamış.
Çocuk silahsız.
Yanındaki arkadaşı gözaltına alınıyor.
Polis soruşturma nedeniyle idari izinli.
ABD’de bu tür olaylar gerçekten sıradan.

Alt tarafı bir İsveç köftesi

İSVEÇLİ MANTIĞI

Bir de İsveç’ten bir olay anlatayım.
Daha fazla pazar sabahı keyfinizi kaçırmayayım.
Linda Johansson “Ben İsveçliyim ve misafirlere yemek servisi yapmadığımız doğru, sorun ne?” başlıklı bir yazı yazmış.“Aslında çocukken önemsemezdim, ev sahipliği yapan aile yemek yerken sadece oyun oynamaya devam ederdim” diyor ve şöyle açıklıyor ve de bunu bir özgürlük olarak görüyor: “İsveçliler şöyle düşünür: Diğer çocuğun (veya diğer ailenin) başka bir tür akşam yemeği için planları olabilir ve rutinlerini ya da hazırlıklarını bozmak istemezsiniz. Bunun diğer çocuğu doyurmak istememekle veya paraya falan mal olmasıyla bir ilgisi olduğunu düşünmüyorum, bu daha çok gelenekle ve kendi ailenle yemek yemek istemekle ilgili.”
Yazının mantığını anlamak için birkaç kez okumak zorunda kaldım.
Bir türlü o düşünce zincirini kuramadım doğrusu…

KARAKOÇ VE MAHZUNİ ŞERİF DERSİ

Hadi şimdi de sıra bizde.
Sosyal medyada elden ele aktarılmış bir yazı olduğu için kaynağını bilmiyorum, artık kimse sizlerle paylaştığıma kızmayacağını düşünüyorum.
"Âşık Mahzuni Şerif'in bütün besteleri ve şiirleri 1985 yılında kitaplaştırılmıştır. Fakat Abdurrahim Karakoç’a ait beş adet şiir de sanki Mahzuni Şerif'e aitmiş gibi kitabın içinde yer almıştır. Durumu öğrenen avukatı olayı Abdurrahim Karakoç’a açıklayarak;
'Yaptığı ayıp sen bana vekâletini ver Mahzuni’nin canına okuyayım' der.
Avukat vekâleti aldıktan sonra hem yayınevine hem de Mahzuni’ye bir noter protestosu çekerek ne cevap geleceğini beklemeye koyulur. İki hafta sonra Mahzuni’den cevap gelmiştir. Özetle şöyle demektedir.
'Kitabı hazırlayan akademisyen arkadaşın hatasıdır. Benim bu durumdan kitap yayınlandıktan sonra haberim oldu. Sen bir Ağrı Dağısın Karakoç Baba, ben ise yanında küçük bir tepe. O kitaptaki bütün şiirlerin okkası darası bir ‘İsyanlı Sükût’ etmez. Boş ver mahkemeyi, hâkimi. Cezamı sen kes. Karakoç’un şeriatına boynum kıldan incedir'.
Ve bu satırların altında da muhteşem bir şiir:

Düşünen ağaç...
Şu memleketin ağacı bile bir başka

KARAKOÇ BABAYA

'Elbistan yiğidi Karakoç Baba
Kumanyalar bizde azık değil mi?
Bizim yöremizin gerçek diliyle
Haksıza gözümüz kızık değil mi?
Atına binmeyi bilmeyen tatar
Kendi hayalinde ciritler atar
Beşimiz tok, on binimiz aç yatar
Böyle bir sisteme yazık değil mi?
Sülâlem sermemiş yırtılmış sergi
Vallahi dediğim değildir yergi
Hırsıza kaç kurtul, mazluma vergi
Böyle bir adalet kazık değil mi?
Az değildir Karakoç'dan aldığım
Boşa mıydı Mahzunîlik bulduğum?
Sen, ben söylemezsek kurban olduğum
Bizdeki ozanlık bozuk değil mi?'
Avukat Bey Abdurrahim Karakoç’un yanına varıp mektubu uzatarak:
'Mahzuni Şerif beni mahvetti, sıra sen de ağabey' der.
Karakoç mektubu eline alınca daha ilk satırlarında gözleri buğulanarak, mahcubiyetten elleri titreyerek okumaya başlar. Sıra şiire geldiğinde hisleri aynen satırlardaki gibidir.
Sanki bir bulut kaynadı Nurhak Dağları’ndan, oradan oraya savruldu ve gelip Karakoç’un başına çöreklendi.
Sadece elleri değil konuşurken sesi de titriyordu:
'Keşke bu işe avukatı, mahkemeyi, noteri karıştırmasaydık.'
Aşağıda adı geçen Abdurrahim Karakoç'un 'İsyanlı Sükût' şiiri:

İSYANLI SÜKÛT

Gitmişti makama arz-ı hal için,
'Bey' dedi, yutkundu, eğdi başını.
Bir azar yedi ki oldu o biçim...
'Şey' dedi, yutkundu, eğdi başını.
Kapıdan dört büklüm çıktı dışarı,
Gözler çakmak çakmak, benzi sapsarı...
Bir baktı konağa alttan yukarı.
'Vay' dedi, yutkundu, eğdi başını.
Çekti ayakları kahveye vardı,
Açtı tabakasın, sigara sardı.
Daldı..neden sonra garsonu gördü,
'Çay' dedi, yutkundu, eğdi başını.
İçmedi masada unuttu çayı;
Kalktı ki garsona vere parayı,
Uzattı çakmağı ve sigarayı
'Say' dedi, yutkundu, eğdi başını.
Döndü gözlerinde bulgur bulgur yaş,
Sandım can evime döktüler ateş.
Sordum: 'memleketin neresi gardaş?'
'Köy' dedi, yutkundu, eğdi başını.
Yürüdü, kör-topal çıktı şehirden,
Ağzına küfürler doldu zehirden;
Salladı dilini..vazgeçti birden,
'Oy' dedi, yutkundu, eğdi başını."
Rahmetli Abdurrahim Karakoç ve Rahmetli Âşık Mahzunî Şerif'e saygı ve rahmetle…”
Ne yapalım… bu hafta son söz onların olsun.
Aşkla kalın…
Hoşça kalın…

BEKLİYORUZ...