100. yıla doğru: Neredeyiz?

Atatürk sadece düşmanı ülkeden kovup Cumhuriyet’i ilan etmemişti. Aynı zamanda Türk milletinin önüne muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkma ödevi de koymuştu. Bu ödevin yerine getirilebilmesi, tam bağımsızlığın korunmasına, ileri teknoloji üretimine, sanayileşme başta olmak üzere bütün sektörlerin dengeli ve hızlı gelişmesine, milli birliğin ve dayanışmanın korunmasına, insan sermayemizin yüksek niteliklere kavuşturulmasına bağlıdır. Oysa Atatürk’ten sonra bu hedeflerden uzak düştük.

Hayatın her alanında olumlu ve olumsuz süreçlerin dinamikleri iç içedir. Arkada kalan on yıllarda Atatürk’ün önümüze koyduğu milli ödevi yerine getirmekte başarısız olduk. İkinci Dünya Savaşı sonrasında esas olarak hedeften uzak düşmemize yol açan dinamikler baskındı. Türkiye kalkındı, hem nüfusu arttı hem de ekonomik göstergelerinde büyük ilerlemeler oldu. Ancak toplam olarak bakıldığında, olabileceği yere ulaşamadı. Üstelik Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra ABD’nin başlattığı “Yeni Dünya Düzeni” saldırısı, dünyaya Batı dünyasının merkezinde olduğu, sermaye ihraç ederek ulusal ekonomileri kendilerine bağımlı hale getirme ve küresel bir tek dünya sistemi kurma hedefinin dayatınca, Türkiye ekonomik, siyasal, toplumsal ve kültürel alanlarda büyük kayıplar yaşadı.

Ancak büyük bir uygarlık yani devlet birikimine sahip olan Türkiye, 2000’lerde yükselen halk hareketinin etkisiyle direnmeye başladı. Cumhuriyet’in kurumlarının en ileri tahribatlara uğradığı aşamada, onun yeniden inşa edilmesini sağlayacak güçler de ileri sıçramak için en fazla enerjiyi biriktirmiş haldeydiler.

Cumhuriyet’in 100. yılına giderken karşı karşıya olduğumuz tablo, bir kırılma tablosudur. Bu kez kırılma dinamikleri Cumhuriyet’in yeniden inşa edilmesini sağlayacak koşulların yükselişine işaret ediyor. Arkada kalan tahribat döneminin tablosu ise ödevlerin büyüklüğünü göstermektedir. Geldiğimiz noktada milli devlet ve topluma yönelik küresel saldırının cephelerini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin mevzi durumunu şöyle muhasebeleştirebiliriz:

Ekonomi cephesinde, küresel saldırının hedefleri kamu ekonomisinin özelleştirmelerle tasfiyesi; tarım ve sanayi sektörlerini verimsizleştirme; devleti ve toplumu borçlanarak yaşamaya, kazanmadan harcamaya alıştırma, tasarruf kültürünü yok etme; tüketim toplumu haline getirme idi. Nihai hedef ülkeyi üretimden kopartarak milli devlet ve toplumun ayağını basacağı ekonomik zemini yok etmeye varıyordu. Buna karşılık hükümetin son yıllarda cari açığı ortadan kaldırmak üzere milli enerji kaynaklarına yönelme; uluslararası planda milli paralarla ticaret yapmaya çalışma; savunma sanayisinde millileşme gibi cevaplar ürettiğini görüyoruz. Küresel saldırının en önemli ve sonuç alıcı cephesi olan ekonomide direniş potansiyeli maalesef henüz tam olarak açığa çıkmamıştır. Tutarlı, bütünlüklü ve uzun erimli olması gereken milli ekonomi inşası, gündelik siyasi hesaplar, dengeler, kamu kaynaklarının israf edilmesi ve tabi en önemlisi, program ve kadro düzeyinde hazırlıksız olma nedeniyle henüz istenen düzeyde değildir.

Siyaset cephesinde, küresel saldırı milli devlet iradesini felce uğratma; ABD icazetiyle siyaset yapılan bir iklim yaratma; AB savunuculuğu; uluslararası müdahalelere zemin yaratacak beşinci kol faaliyetinin hukukileştirilmesi; milliyetçiliğin itibarsızlaştırılması gibi hedeflere varmak istemektedir. Buna karşılık milli devlet ve toplumun direnç mevzileri güçleniyor. 2000’lerde yükselen dip dalgası, ulusalcılık hareketi, FETÖ’nün tasfiyesi, ABD’nin düşman yüzünün anlaşılmaya başlanması, HDP kapatma davası, PKK’nın tasfiyesinde kazanılan mevziler vb. bir bütün olarak değerlendirildiğinde Cumhuriyetçiliğin yükselen değer haline gelmeye başladığı bir döneme girdiğimiz anlaşılıyor. Toplumun geniş kesimleri sistemin denetiminden çıkmaktadır. Türkiye bugün ABD denetimini kabul eden ve ona uygun konumlanan güçlerle, milli güçler arasında kaba hatlarla ayrılan bir cepheleşmeye uğramıştır. Önümüzdeki dönemin ihtiyaçları her iki cepheyi de hem netleşmeye zorlayacak hem de bunun etkisiyle geçişlilikler, kopuşlar, yeni harmanlanmalar yaratacaktır.

Toplum ve kültür cephesinde varılmak istenen hedef kimlik siyasetini hâkim kılma; etnik ve dinsel bölünmeleri kışkırtma; aileyi, komşuluğu, toplumsal dayanışmayı zaafa uğratma, lgbt dayatması; Ermeni soykırımcılığı suçlamasıyla milli gururu ortadan kaldırma; bireycilik; eğitimin çökertilmesi; uyuşturucu kullanımının yaygınlaştırılması; bilim karşıtlığının yükseltilmesi gibi toplumun diz çökmesini sağlayacak olgulardı. Buralarda da esaslı cevaplar üretilmeye başlandı. Ermeni soykırımı saldırısı Vatan Partisi tarafından püskürtüldü. Kimlik siyasetlerine ve bilim karşıtı akımlara karşı da yine bu cenahtan uzun süredir cevap üretiliyor. Cumhuriyet Kadınları Derneği uyuşturucuya karşı mücadele bayrağını yükseltiyor. En son lgbt taarruzuna karşı da ailenin korunması üzerinden etkili bir cevap verilmeye başlandı. Ancak daha yapılacak çok iş olduğu görülüyor.

Bu tabloda görülmeyen bir faktör daha var: Devrimci partinin varlığı! Atatürk, parti genel başkanlığını bırakmasını isteyen SCF lideri Fethi Bey’e, Cumhurbaşkanlığını bırakabileceğini ama partisini bırakmayacağını söyleyerek cevap vermişti. Çünkü partinin siyasal önderliği, devrimin başarısı için şart olan aklı temsil ediyordu. Bir mücadelenin kazanılması, maddi güçlerin varlığını zorunlu kılsa da yeterli değildir. Aklı olmayan bir fiziksel gücün mücadele kazanması ya da kazançlarını elde tutması imkânsızdır. Yukarıdaki karşılaştırmada milli güçlerin kazanç hanesindeki pek çok olgu, Vatan Partisi’nin ısrarlı mücadelesinin damgasını taşıyor. Bir kenara yazın: Önümüzdeki birkaç yıl içinde Türk toplumu partisi olmayan bir halkın hiçbir şeyi olmayacağını döne döne keşfedecektir.