Ah, bir sıfırlama düğmemiz olsaydı!

“Reset Button” diye aradığınızda, Türkçe sözlüklerde o kadar fazla olmayan, ama yine de demek istediğinizi açıklamakta güçlük çeken bazı karşılıklar bulabilirsiniz: kurma düğmesi, sıfırlama düğmesi, yeniden başlatma düğmesi, bulabildiğimiz hemen hemen tüm Türkçeleştirilmiş tanımları bu modern icadın. Elbette “reset” düşüncesini tam anlamı ile anlatamıyor bu üç tanım da. Ama yine de biz yolumuza devam edip, hayatın sıfırlandığı ya da yeniden kurulduğu bir hali anlatmak istiyoruz bu yazıda.

Siyasetin de, inancın da, sporun da, sanatın da, kültürel hayatımızın da karmakarışık olduğu bir hallerdeyiz. Hayatın, dönmek zorunda kaldığımız hemen her köşe başında kafamızın karıştığı zamanlardayız. Bu karışma bazan iyiye bazen de kötüye yol açabilir elbette. Aynen yaklaşık yirmi sene önce izlediğimiz Tom Tykwer’n yönettiği “Run Lola Run” adlı Alman filminde olduğu gibi. Olacak herhangi bir şeyden bir saniye önce, sağa dönerseniz başka bir şey, sola dönerseniz başka bir şey olacaktır. Dönmeyip doğru giderseniz de bambaşka bir şey sizi bekleyecektir.

14 BİN 600 GÜNDE BİR TÜRLÜ YAPILAMAYAN MUHASEBE

1970’li yılların deli dolu gençleri, bugünün siyasi erklerinin başındalar. Tüm siyasi partiler, dernekler, STK’lar, genellikle ya onlar tarafından doğrudan yönetilirler ya da onların danışmanlığında tavır alırlar siyasette. Bizler de o günlerin gençlerinden olduğumuz için, bu ilginç durumu günü gününe, yılı yılına ilk elden izlemiş ve kendimizi bugüne getirmişizdir.

Kırk dört sene, yani 1980 askeri darbesinden bu yana tam tamına kırk dört sene geçti. Aslında Allahın, ya da doğanın insana bahşettiği bu kocaman kırk senede, insanoğlunun o günkü birikiminin üstüne, oldukça gelişmiş bir gelecek inşa etmesi beklenirdi değil mi? Yani 40 sene tam tamına bizlere 14 bin 600 gün vermiş oluyor. Bu ise 350 bin 400 saat etmekte. 1970’lerin siyasi gençlerinin, o günlerdeki liderlerinden ne öğrendilerse, onun üzerine ufak ufak da olsa bir bilgi ve tecrübe birikimi koyabileceği çok uzun bir süre bu 40 sene. Bunun içine “Tek Yol Devrim”, “Yankee Go Home”, “Nato’ya Hayır”, “Faşizme Geçit Yok” ve daha o zamanların 49 fraksiyonuna ait tüm yaratıcı veya fazlaca yaratıcı olmayan sloganları ve siyasetleri sokabiliriz.

NAZIM HİKMET’İN EN BÜYÜK OKULU, HAPİSHANEYDİ

İnsan o günün genç delikanlılarının, ünivesite kafeteryalarında kıran kırana tartıştığımız “liderlerinin”, aradan geçen 44 seneye rağmen, bırakınız aynı kalmayı, ne kadar gerilere düştüklerini görünce üzülüyor doğrusu. “Davaları” için hayatlarını vermeye hazır olan böyle insanların, zahmet edip, sakin kafa ile bu 44 senenin bir muhasebesini yapamıyor olmaları, bir akıl tutulması örneğidir herhalde.

Yapılacak olan çok basit aslında: 1980’lerde hapse düştünüz. Orada geçirdiğiniz zamanda böyle bir muhasebeyi yapmak oldukça kolaydı aslında. Sovyet devriminde de, Çin devriminde de, Nazım Hikmet’in zamanlarında da, devrimciler şapkalarını önlerine koydular ve düşündüler. Nerede yanlış yaptık, nasıl düzeltebiliriz diye. Böyle bir süreç sonunda, Nazım Hikmet’in o hepimizin ezbere okuduğu şiirleri ortaya çıktı. Orhan Kemal’in, o Anadolu’nun küçük insanlarını kahramanı yapan romanları da o zamanlarda yazıldılar.

NEHİR DE, SİZ DE AYNI DEĞİLSİNİZ ARTIK!

Haydi diyelim hapishane günlerinden kurtuldunuz. Yine önünüzde oldukça uzun ve serbest zamanlar vardı. Neyin ne olduğunu, neden böyle sonuçlara katlanmak zorunda kaldığınızın analizini yapmak için günleriniz, aylarınız ve bir sürü yıllarınız da vardı elinizde. Ama bazılarının dışında, kendisine “sol” adını veren fraksiyonların ve grupların büyük çoğunluğu, sanki hiçbir şey olmamış gibi, 1980’de kaldıkları yerden yola devam etmeyi tercih ettiler. Elbette 1980 ile 2020’ler arasında kırk sene gibi bir zaman olduğu için de, “aynı nehirde ikinci, üçüncü kere yıkanmanın” hayali ile tahlil zahmetinde bile bulunmadılar. ABD aynı ABD olarak yerinde saymaktaydı sanki. Avrupa Birliği bunların STK’larına fon yağdırdığı için, oldukça demokratikleşmiş bir diyar olarak kafalarına yerleştirildi. Bu kaçınılmazdı, çünkü bunların liderlerinin birçoğu AB’de yaşlanmaktalar ve “siyasi mülteci” olarak AB yardımları ile geçimlerini sağlamaktaydılar. Dolayısı ile parayı verenin düdüklerini çalıp durdular.

İnsan, bazen bu satırları yazdığımız laptop gibi, bizlerde de birer “RESET BUTTON”u, yani “sıfırlama düğmesi” olmasını şiddetle arzu ediyor. Nasıl bilgisayarınız ya da akıllı telefonunuz garip davranmaya başladığında, o “sıfırlama düğmesine” basıyorsunuz ve birkaç dakika sonra bilgisayarınız ya da telefonunuz “fabrika ayarlarına” kavuşmuş oluyor, öyle bir şey işte. Elbette bazı kayıplarınız oluyor bu “reset” işinde. Telefonunuzdaki bazı telefon numaraları, ya da bilgisayarınızdaki bazı dosyalar kaybolabiliyor. Ama yine de, aletinizi kullanmaya devam edebilmek açısından, mucizevi bir yöntem bu “reset düğmesi”.

HER EYLEMİ TAHLİL EDEREK YAPMANIN ZAHMETLİLİĞİ

İnsanlarda böyle bir düğme olmadığı açık. Yapılan her yanlışın ve akla gelen her düşüncenin doğruluğunu, şahsen ve bizzat kendinizin test etmesi gerekiyor. 1970’lerdeki ilk gençlik günlerimizde, yola girmek için ilk kitap olarak okutulan “Diyalektik Materyalizm”in kuralları, yaptıklarınızın veya yapamadıklarınızın bir sebep-sonuç tahlilini yapmak gibi oldukça zahmetli bir süreç gerektiriyor. Hele de tartışmanız gereken konular siyasi, tarihi ve pratik meseleler ise, ve ömrü hayatınızda düzgün bir “filtre” geliştirememişseniz, attığınız her adımda bu muhasebeyi yapmak işinden, daha ilk günden vazgeçersiniz. Ve 1970’lerin solcularının ve sağcılarının büyük çoğunluğu, zaten o nedenle bu tür diyalektik analizlere filan da teşebbüs bile etmezler. Elli sene önce, sadece 20’li yaşlardayken, artık ne kadar devrimcilik öğrenilirse o genç yaşta, ezberledikleri sloganlar ile ömürlerini geçirmektedirler.

KAFANIZ MI KARIŞTI? SIFIRLAMA DÜĞMENİZE BİR BASINIZ

Ondan dolayı da Deniz Gezmiş’in, Mahir Çayan’ın, ölümüne karşı çıktıkları NATO veya Avrupa-ABD emperyalizmi konularında, hergün onların adını anmayı marifet belleyen bu çevreler, NATO’culardan daha NATO’cu hale gelivermişlerdir günümüzde. İnsan düşünmeden edemiyor. Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan, yukarılardan bir yerlerden aşağıda olan biteni seyrediyorlarsa, kızgınlıkarını aşağıya birer yıldırım göndererek mi ifade ederlerdi acaba?

Evet, insan bazen, vücudumuzun bir yerinde, bir “Reset Düğmesi” olmasını özlüyor. Mesela, sağ koltuğumuzun altında bir düğme ile doğuyoruz! Böyle önemli dönemeçlerde, aklımızın ve tecrübemizin bizlere fazlaca yol gösteremediği zamanlarda, o “sıfırlama düğmemize’ bir basıyoruz, tüm yanlışlarımız, tüm hatalı birikimlerimiz silinip, sıfırdan başlama imkanı veriyor hayat bize. Özellikle de tembelliğe alışmış, slogancılıkla bir ömür geçiren sözde ”aydın” tayfamıza ne denli kolaylık olurdu! Kim bilir, Elon Musk üstadımız, böyle bir “sıfırlama düğmesi” konusunda, daha şimdiden bir çalışma yapıyordur belki. Yapmıyorsa da yapsın kardeşim, değil mi?