Bay Demirtaş sahiden iyi bir yazar mı?

Yakında neredeyse yaşayan en harika yazarımız ilan edilecek Bay Selahattin Demirtaş, yetenekli bir “yazar adayı” olabilir fakat kanımca abartılıyor. Bu bir kısım “Türkiyeli” aydın, biraz “tuhaf” olduğundan belki, ancak birlikte güzel olabiliyor, gözlerinin çiçekleri düzeyinde beğeni geliştiriyor ve neredeyse Nobel edebiyat ödülüne aday gösterecekler beyefendiyi. Saçmalık. Bu sayın aydınlara, makul ölçü verelim: Beğendikleri hikâye kitabının kapağında, Selahattin Demirtaş değil de dergilerde birkaç öyküsü yayımlanmış, doksanlarda doğup altmışların diliyle yazan gençlerden birinin adı yazsa ne yaparlar? Yazarını bilmediğin zaman da eser için aynı şeyleri düşünürler mi? Örneğin, Coelho’nun On Bir Dakika’sından sonra piyasaya çıkan On Dakika Otuz Sekiz Saniye’yi Elif Shafak yazmamış olsa bu vasat kitabı kim, ne kadar okur! Geçelim...

Geçtiğimiz hafta, Bay Demirtaş’a duyulan aşırı sanatsal hayranlık gündemdeydi. Gelecekte, bugünkü kültür hayatımız yazılacağı zaman kimi “Türkiyeli” aydının ne halde olduğuna örnek oluşturacak nefis bir söyleşi okudum. Otuz dört aydın ve yazar Bay Demirtaş ile yazılı bir söyleşi yaptı. Aşırı derecede “entelektüel” çabayla çatılmış, her biri günümüz kültür hayatındaki bir kısım sığlığın ispatı olan sorulara verdiği cevaplardan anlaşılıyor; bu çılgın rüzgâra rağmen halen mütevazı kalabilen bir yanı var Bay Demirtaş’ın. Şeyh uçmaz, mürit uçurur derler; başka adam olsa bunca değişik soru karşısında kendini Marquez sanabilir.

Aydınların sorularında “gelişmeler okunuyor” (gelişme okunmaz, gelişme kitap değildir, kitap okunur, gelişme yorumlanır); Bay Demirtaş’ın göze mesaj sokmalı ajitatif öyküleriyle iktidarlar sarsılıyor; siyasal iletişime “ketıl” ile katkılar yapılıyor; bunca elitizm arasına sokuşturulmuş bir sıcaklık olarak “yüreğine sağlıklar” havalarda uçuşuyor; Atılgan’ın Anayurt Oteli ile yazar adayımızın son kitabı aynı düzeylere çekiliyor (acaba Atılgan’ın Aylak Adamı ile Camus’nün Yabancı’sı niye karşılaştırılmıyor); öykülerin, sanki gerekliymiş gibi “hakikat dozundan” bahseden yazarlar görünüp kayboluyor... Evlere şenlik! İşin kötüsü, soru soran üç kişiden ikisinin muhakkak bir kitabı var ve “yazarlar” sürekli birbirlerini ağırlıyor. Sorulardan, Demirtaş öykücülüğünde ironinin bir “enstrüman” olduğunu öğreniyoruz. Dünyalar biricikleşiyor, politik bilinçler özerkleşiyor, edebiyat özgürleştiriyor... Kitap değil, kanton sanırsın! Fazla Negri ve Hardt okununca demek böyle oluyor. Fakat soru şu: Bu aydınlar, bunca yerleşik kalıpla nasıl edebiyat yapıyor!
Kadın mücadelesiyle tanınan biri mesela, Bay Demirtaş’a kadın olsaydı siyasette bu kadar öne çıkar mıydı diye sorarken araya bolca Öcalan muhabbeti giriyor... Yahudi, Ermeni işleri de ihmal edilmiyor! Neresinden tutulacağı belli olmayan bir karışıklık. Bu söyleşide, günümüzün “önemli” bir eleştirmeninin sorusuysa başlı başına harika... Beyefendi şöyle sormakta: “Roman ve öykü, kurmaca metinler olarak bir dizi anlatım sorunlarına doğru çözümler getirmeyi gerektirir. Siz bu sorunları hangi yazarlardan ve kitaplardan öğrendiniz?”

“Kurmaca metinler olarak” roman ve öyküymüş! Beyefendiye aktaralım. Bir: Kurmaca olmayan şey roman - öykü olmaz (ayrıca roman ve öykü sadece kurmacayla tanımlanacak kadar hafif şeyler değildir). İki: Dilimizde “doğru çözüm getirmek” denmez. Çözüm, yanlış olmaz çünkü; doğru olduğu için çözümdür. Yanlış olma ihtimali, çözüme giderken yapılan denemelerde vardır. Üstelik sanatta doğrunun ne olduğu da tartışmalıdır. İnsan, hele edebiyatçıysa, bunca önemsediği bir yazara karşı daha dikkatli olmalı. Üç: “Siz bu sorunları hangi yazarlardan ve kitaplardan öğrendiniz” demiş eleştirmen. Sorun öğrenilmez, bir iki roman yazmış, yazarlık eğitimi veren eleştirmen bilmiyor; sorun, yaşanır... Dilimizin büyük eleştiri ustaları Ataç’ın, Benk’in, Naci’nin kulakları çınlasın. Böyle cümleler, soru diye gönderilse, o nefis Eleştiri Günlüğü’ne kim bilir neler yazardı Fethi Naci. Belli ki ünlü eleştirmen, o şanlı devirlerin bayrağını çoktan düşürmüş.

Bay Demirtaş’a not iletmek isterim! Ünlü eleştirmenin saçma sorusuna kıvranarak verdiği saygılı cevapta, (edebiyatta kimseyi fazla büyütmesin, yazısının, kaleminin gücüne dayansın derim), yazarlık öğrendiği isimleri saymış; (yazarlık öğrenilen şeydir katılıyorum ama kalpte, ruhta saklı duran bir cevher gerekir), o isimlerle yola çıkacaksa birkaçı dışında işi zor. Ben kendisine bir kitap ve yazar listesi hazırladım, dilerse iletirim.
Aslında üzerine epeyce konuşulması gereken bir söyleşi bu. Gelecek yıllarda, iki binlerin ilk çeyreğinde Türkiye’de entelektüel hayat nasıl şekilleniyordu sorusunun cevabı olacak. Bu türden malzemeyi bir süredir biriktiriyorum. Yaşlanıp daha çok zamana kavuşursam bu yılları teşhis edebilmek adına her birini toparlayıp eleştirileriyle birlikte yayımlayacağım.
Topladığım malzemeden örnek de ister misin? Al, buyur: Sözkonusu söyleşide Bay Demirtaş’a soru soran bir arkadaşın, Sayın İmamoğlu için yazdığı bir tweet’i buraya iliştireyim, konu kapansın. Arkadaş, belediye başkan adayını bienal eseri sanmış olacak. Bak hakkında ne diyor: “Söylemsel öğeleri çoğul ve birbirinden farklı yönlerde dağılıp tekrar toplanıyor, söylevi atonal ve kulak okşayıcı, imgesi ise özgürlük vaat eden ucu açık bir bütünsellikte ve enformel. Modern estetiğin kavramlarıyla betimleyebileceğimiz bir siyasi figür.”

Günlüklerinden birinde Tanpınar, biz niye bir türlü reşit olamıyoruz, diye soruyordu. Oturup düşünmeli cidden.