Bir dert oldu bu şarkılar...

Bizim kuşak  “yıldız” ya da “burun ” kelimelerinin gündelik yaşamda kullanılmasının yasaklandığı o bilinen hünkarın bilinen saltanat döneminin korku ve kuşkularını, önceleri dinleyerek, sonrasında ise okuyarak geçirdi… Nasıl olur da “burun” diyenler sürgüne gönderilip, “yıldız” diyenler zindanlara atılıyor diye…

“Bereket versin ki günümüzde bu tür saçmalıklara pek rastlanmıyor…” diyorduk ki, bir baktık onlara rahmet okutan niceleri çıktı ortaya…

Hiç aklımıza gelmeyen, tümümüzde nice anıları olan en masum şarkılar bile, kimi sözleriyle diller kopartılıp, ortalık toz duman edilip, yalnızca gündelik yaşamımızın değil, siyasetin de tam orta yerine oturuveriyor. Günlerdir yazılı ve görsel basının hemen hemen her sayfa ve programlarında, aynı klip, aynı tartışmalar sürüp gidiyor… Herkes ama herkes; politikacısından, akademisyenine, gazetecisinden bilim adamına, şarkının sözlerinin nasıl anlamlandırılması gerektiği hakkında yorumlar yapıp, kendi bilgi birikim ve de mezheplerince saptamalarda bulunuyor. Bir kesim bu şarkıdan “umut” ve “beklenti”, içine girerken, bir diğer kesim nedense -kendi konumlarına metaforik bir atıfta bulunduğu hissine kapılarak- “kuşku ” ve “nefret” duyuyor.

Dün Sezen Aksu’nun “Adem ile Havası” vardı. Şimdi de nur topu gibi Tarkan’ın “Geççek”i.

Biz yine, her zaman olduğu gibi gündelik yaşamın politik çağrışımlı olaylarından uzaklaşıp, geçmişe, ama pek uzak olmayan bir zaman dilimine dönelim.

Bilindiği gibi 60’lı yılların sonu ile 70’li yılların ilk yarası sinemadaki krizden dolayı bir çok ünlü sinema sanatçısının perdeden sahneye transfer olduğu yıllardı. Başta Ayhan Işık, Fatma Girik, Göksel Arsoy, Hülya Koçyiğit, İzet Günay ve daha niceleri sahneye çıkıp şarkı söylemişler, kırk yıldır sinemadan kazanamadıklarını sahnede kazanmışlardı.

O günlerde de bir şarkı ve onu söyleyen sanatçı gündem olmuştu. Nasıl mı?

Sinema oyuncusu Neriman Köksal Ankara’da sahneye çıktığı günlerde İsmet İnönü’nün onuruna verilen bir yemeğe çağrılıyor. İsmet İnönü’nün sık sık rahatsızlandığı son yılları… Köksal sahneye çıkıyor ve büyük bir alkış alıyor. Sonra sevgi ve saygı duyduğu İsmet Paşa’sına yanına gidip “ İlk şarkıyı sizin için okuyorum paşam” diyor. Ve Paşa’nın gözlerinin içine bakarak başlıyor okumaya…

-Bir ihtimal daha var… O da ölmek mi, dersin…

Şarkı bitiyor… Salonda derin bir sessizlik… Ve de şaşkınlık… Alkışın A’sı yok… Herkes donmuş gibi…

Ve daha sonra bu olay, günlerce basında yer alıyor. Herkes Neriman Köksal’ı deyim yerinde ise yerin yedi kat dibine sokup; cahilliğinden tutun da münasebetsizliğine dek suçlayıp duruyor…

Bu olaydan çok sonraları Köksal’a böylesine bir hatayı nasıl yaptığı sorulduğunda; O da “ Ne yapabilirdim. Sahneye çıkmam için bana üç şarkı ezberlettiler. Bu üç şarkıyı tek bir şarkı söyler gibi öğrendim. Programıma ‘Bir ihtimal’ ile başlıyor, arada bir ikinci şarkı okuyor, sonra da oynak bir türkü ile bitiriyordum. Paşa’nın huzuruna çıkınca ne yapayım bana ezberletenleri aynen yaptım… Benim bunda suçum ne?” diyor…

Bugünün kuşakları da her halde yarınlara, bu dönemin şarkı sözlerinden ötürü sanatçılara yapılan suçlamaları, tehditleri, linçleri taşıyıp o dönemin gençlerine bir masal gibi anlatacaklar… Tabii onları inandırabilirlerse…

“Yok artık…”  dediğimiz, her bir şeyin suçlar ve suçlular oluşturduğu bir süreçten geçiyoruz… Sussan bir türlü… Şarkı söylesen, bir başka türlü…

Sanırım gün gelecek bunlar da Geççek…