Büyübozan gerçekçilik

20. yy. başlarında teknoloji, insanı olumlu yönden bütünleyişinin yanı sıra, onu olumsuz yönlendirme, eksiltme çabalarının da aracı olur; bilimin aydınlatıcı gücü, karartma ve saptırma amaçlı kullanılarak zihinsel bulanıklık ve körelmeye yol açabilecek bir nitelik kazanır. Bu olguya direnen düşünür ve sanatçılar, zaman zaman hem kitlelerin hem iktidarların düşmanca tutumlarının hedefi olur. Bu; kimi sanatçıları anlamdan kaçışa zorlarken, gerçekçileri Zola'dan başlayarak, doğa ve bilimlerle daha uyumlu, bütünleşik anlatım yöntem ve teknikleri aramaya yöneltir.

GÜVENCENİN KAYGIYA DÖNÜŞMESİ

Marx'ın öngörüsüyle özdeş tutum izleyen nice sanatçı, Ekim Devrimi'yle birlikte, gerçekliği toplumsal ilişkiler üzerinde yansıtmakla kalmayıp dönüştürmek üzere gerçekçilikte kılavuz yöntem arayışına girer. Ancak bu, elbette bilimsel ölçüt ve kalıplar üzerinde değil; Gorki, Picasso, Brecht, Aragon örneklerinde görüldüğü üzere, sanatçının gelenek ve yenilik bileşkesini özne olarak en özgün koşullarda kurması ilkesiyle ilerler. Ne ki, Nâzım ve Neruda dahil, Mayakovski'den beri tüm yetkin sanatçılar, yapıtlarını örerken, burjuvazinin baskı ve sansürü karşısında yaratıcılığın güvencesi olarak gördükleri Parti'nin müdahalesine uğramaktan da kurtulamamıştır. Bu olgu, sürecin hem sanatçı hem de sosyalist gerçekçilik ve Parti adına zedeleyici biçimde ilerlemesine yol açmış, devrimci sanatçıların gitgide uzaklaşmasını doğurmuştur. Gitgide emperyalizmin istediği doğrultuda gelişen çözülme, gerçekliğe kendi bireysel söylemiyle yaklaşma tutumunu seçenleri kararsızlık ve belirsizliğin yanı sıra,  "büyülü gerçekçilik" adı altında bulanık anlatımlara götürmüştür.

ÖCÜ AYDINDAN BÜYÜCÜYE

Franz Roh'un "günlük ve sıradan konuları ürpertici çağrışımlarla tasvir eden sanatçıları" tanımlarken kullandığı kavram (1925), Carpentier'in “İspanyol Amerika’sında İnanılmaz Gerçek” denemesiyle (1949) güç kazanır. McCarthy'nin "Cadı Kazanı"yla aydınları öcüleştirerek halkı koparma girişiminin sonuç vermesi ve Steinbeck'in de gerçekçi safları terk edişi sonrasında, Soğuk Savaş yıllarında ABD'nin ekonomik ve ideolojik kuşatması altındaki tüm ülkelerde gerçekliği bulanık yöntemlerle yansıtma çabaları hız kazanır. 1930'lardan başlayarak Borges’in kullandığı Latin Amerika büyülü gerçekliğini Asturias'ın Maya mitolojisi ve halk efsaneleriyle örülü Guatemala Öyküleri'yle birlikte yaygınlaşması izler. Nitekim vaktiyle Paul Valéry de, “Bu efsaneler beni tüm sarhoş etti. Kızgın bir tabiatın, karmaşık bir bitkiler dünyasının, yerli büyücülüğünün, İspanyol teolojisinin nasıl da bir karışımı!” diyerek bu öykülerdeki yaratıcı gücü kabul etmiştir.

BÜYÜNÜN BASKIN GELİŞİ

Edebiyat eleştirmeni Angel Flores, 1950'lerde, "büyülü gerçeklik" tanımına, başta Latin Amerika olmak üzere, dünya çapında dikkat çeker. Ülkemiz okurunun Juan Rulfo, Jorge Amado, Gabriel Garcia Marquez, Isabel Allende'yle birlikte yakından tanımaya başladığı Latin Amerika büyülü gerçekçiliği giderek önemli ölçüde ilgi toplar. Sanatın Gerekliliği kitabında sanat ve büyü ilişkisine kuramsal dayanaklar getiren Fischer'le birlikte olguyu çağdaş sanata anlatım zenginliği kazandıran bir teknik olarak benimseme eğilimi baskın bir nitelik kazanır. Gerçekliği çarpıtma ve tüketmeyi sanatın ereksizlik ereğine uygun ilke olarak hızla yaygınlaştıran postmodernizm, sözcük köpüklerinin gizlediği kof gerçekliği büsbütün safsata ve hurafeye bulayarak hakikatin uzağına sürükler ki, hakikat işçisi olmak gereken sanatçı, bundan geri, gerçeklikten kopuş yetisiyle övgüye ve ödüle hak kazanacaktır.

NAZLI ERAY VE BÜYÜLÜ YAZAR

Türk edebiyatında Yaşar Kemal'in romanlarında uç veren büyülü gerçekçilik; daha sonra Nazlı Eray ve Latife Tekin'in ardı sıra, postmodernizmle al takke ver külah ilişkilere giren tüm yazarlarımızı ablukası alına alır. TÜYAP İstanbul Kitap Fuarı'nda 2022 yılının konuk yazarı olarak ağırlanan Nazlı Eray, "büyülü gerçekçi" yazar sıfatıyla selamlanırken, kendisi de bu akımın ilk temsilcisi olduğunu öne sürüyor. Tarihsel sürece baktığımızda bu, geldiği noktada başarısıyla büyülenip kendisi dışında hiçbir yazarı bu akımın temsilcisi görmemek gibi postmodern tüketici ve silici bir tutumu benimsemenin apaçık işaretidir.

Günümüzde gerçekliği ötedünya köpükleriyle görünmez kılan dijital teknolojinin hurafe keşifleri ortamında Metavers'le hiçbir büyü ve imgeyi yarıştırma olanağı kalmamıştır. Asıl vurgulanması gerekense, onu büyülü bulanıklığa büsbütün gömme tutkusu yerine, Brecht'in yabancılaştırma yöntemini de içererek, hakikati yalın ve büyübozan tekniklerle aydınlığa çıkarma tutumu ve cesaretidir. Yenibütün; bu gereksinmeyi daha postmodernizm ilk işaretlerini verdiği sırada 35 yıl önce çağrıya dönüştürmüş bir girişim olarak önemini koruyor.