Çin küreselleşmenin devamından mı yana?

Çin, 1934 yılında Mao Zedung’un önderlik ettiği “Uzun Yürüyüş”le başlayan yolculuğunun sonunda, tarih sahnesindeki bütün ışıkları üzerine toplamayı başardı.

Henry Kissinger’in “olağanüstü” olarak adlandırdığı salgın günlerinde Çin’in ekonomik, sosyal ve siyasi yükselişi geniş kitlelere mal olurken, batılı merkezlerde dahi Çin’in başat rol oynamadığı gelecek öngörüleri kabul görmüyor.

NEW YORK VALİSİ’NİN TEŞEKKÜRÜ

Çin rüzgarı İtalya ve İspanya başta olmak üzere Avrupa’da etkisini artırırken, neoliberalizmin mabedi New York’un Valisi Andrew Cuomo’nun, Federal Hükümeti yok sayarak, yaptığı yardımlar nedeniyle Pekin yönetimine teşekkürlerini sunması, tarihi bir kırılma anı olarak kayıtlara geçti.

Cuomo’nun teşekkürü, bir teşekkürün çok ötesinde, Çin’in savunmadan taarruz pozisyonuna geçişinin ve dünyanın süper gücü olarak kabul edilen Amerika’nın devlet yapısına müdahale edebilecek güce eriştiğinin ilanı olarak kabul edilmelidir.

Koronavirüs bir milatsa, -ki öyle- tarih kitaplarının, sonrasında başlayan zaman dilimini “Asya Çağı” olarak yazacağı aşikardır.

Diyalektik zıtların birliğini ortaya koyar.

Çin, eski düzenin sahibi Atlantik İmparatorluğu’nu yerinden ederken, iç işleyişte kendine has ekonomik modelden yararlansa da dış siyaset ve ticarette düzenin eski “efendisinin” birincil aracı küreselleşmeden başarılı bir biçimde yararlanmasını bildi.

Salgın sonrası Yeni Çağ’a girerken sadece Çin değil fakat insanlığın önündeki soru; Pekin yönetiminin eski düzenin mekanizmalarını koruyup korumayacağıdır?

Daha açık bir biçimde sorarsak, Çin küreselleşmenin devamından mı yana?

İKİ FARKLI KÜRESELLEŞME

Koronavirüs salgınına karşı ancak küresel ölçekte mücadele edilebileceğine yönelik vurgular ve küresel çözüm çağrıları iki farklı kanattan geliyor;

Bir yanda kurulu düzenin savunucuları olarak kabul edilen Henry Kissinger, Gordon Brown gibi siyasetçiler ve uluslararası sermayenin modern yüzü Bill Gates ve benzerleri diğer yanda ise Çin Devlet yetkilileri…

İlk bakışta bu durum kafa karışıklığına neden oluyor ve küresel sermayenin temsilcileri ve Çinli yetkililerin aynı noktada birleştiği izlenimi yaratıyor, konuyla ilgili yapılan yorum ve değerlendirmelerin çoğu bu yönde.

Çin Devlet Başkanı Xi Jinping, Ocak 2017’de Davos Zirvesi’nde, Çin’in hâlihazırda süren küresel sistem yanlısı olduğu iddialarına zemin oluşturan şu ifadeleri kullandı;

“Ekonomik küreselleşmenin sorunlara neden olduğu doğrudur. Fakat bu durum ekonomik küreselleşmeyi tamamıyla ortadan kaldırmak için bir gerekçe değildir. Daha ziyade küreselleşmeye uyum sağlamalı ve yönlendirmeliyiz, olumsuz etkisini hafifletmeli ve faydalarını tüm ülkelere ve uluslara sunmalıyız.”

Jinping konuşmasında devamla; “Bazıları dünyadaki kaos için ekonomik küreselleşmeyi suçluyorlar (…) Uluslararası finansal kriz, ekonomik küreselleşmenin değil fakat finansal sermayenin aşırı kar talebinin ve finansal düzenlemelerdeki başarısızlığın kaçınılmaz bir sonucudur. Küresel ekonomi kaçamayacağımız büyük bir okyanustur ve Çin burada nasıl yüzmesi gerektiğini öğrenmiştir (…) Çin’in gelişmesi dünya için bir fırsattır. Çin ekonomik küreselleşmeden yararlanmakla kalmayıp katkıda da bulundu” değerlendirmesinde bulunmuştu.

Jinping, bu konuşmanın bir benzerini Nisan 2018’de Boao Forum’da yapmış ve ek olarak “Çin’in uluslararası düzenin savunucusu” olduğunu ifade etmişti.

Çinli yetkililerin ağzından çıkan bu ve benzeri pek çok ifade ve değerlendirmeden sonra Çin’in küreselleşme karşıtı olduğunu iddia etmek, gerçekten kaçmak olacaktır.

Fakat Kuşak ve Yol başta olmak üzere Çin’in dış siyaset ve ticarette takındığı tavır ve yaklaşım biçimini izlediğimizde, Çin’in savunduğu küreselleşmenin bugüne değin var olan Batı merkezli örnekten farklı olduğunu tespit ediyoruz.

ABD RAPORLARINDA ÇİN TİPİ KÜRESELLEŞME

Batılı küreselleşmecilerin aksine Çin, dış siyasette diğer ülkelerin iç işlerine müdahil olmaktan kaçınan bir çizgi izlerken, Kuşak ve Yol Projesi örneğinde olduğu gibi bölücü/gerici vb. örgütlerdense iş yaptığı ülkenin merkezi hükümetiyle diyaloğa geçiyor.

Ticaret boyutunda ise Afrika ülkeleri örneğinde gördüğümüz üzere, en azından şu ana kadar, “kazan-kazan” mekanizmasıyla hareket eden, kendine mal satacak alanlar açarken, karşıdaki ülkenin de ihtiyaçlarını gözeten bir hat takip ediyor.

Kültürel etkileşim noktasında da, Batılı küreselleşmecilerin kendi değerlerini dünya milletlerine benimsetme iradesinin tersine, Çinliler, diğer kültürlere saygılı bir yaklaşım geliştirmiş durumda.

Çin’in küreselleşmeden ne anladığını ve dış siyaset yaklaşımını aktarması bakımından, ABD Kongresi’ne Nadege Rolland imzasıyla, 13 Mart 2020 tarihinde sunulan rapordan bazı bölümleri aktarmakta yarar var;

“Çin’in süregelen uluslararası düzene iki temel itirazı var:

  1. Batının azalan ve Çin’in yükselen gücüne rağmen uluslararası sistemin Batı merkezli sürdürülmek istenmesi
  2. Liberal demokrasinin, evrensel değer olarak zorla dünyaya empoze edilmek istenmesi”

Raporda devamla Çin’in bakışı ve hedefleriyle ilgili şu değerlendirmeler yapılıyor:

“1.Çin’e göre her ülkenin kendine has özellikleri ve tecrübeleri var. Hiçbir ülke diğerine rol modeli olamaz.

2.Çin kendi tecrübesini diğer milletlere dikte etmek istemiyor.

3.Çin dünya devrimini hedeflemiyor.”

ABD raporlarından da anlaşılacağı üzere, Çin ve Batı tipi küreselleşme modelleri arasında ekonomik, siyasi ve kültürel alanlarda farklılıklar mevcut. Çin işbirliğini ön plana çıkartırken batılı modelde dayatmacılığı tespit ediyoruz.

Sayın Korkut Boratav, Koronavirüs salgını sonrası dünya siyaseti öngörülerini paylaştığı bir röportajda şu ifadeleri kullanıyor:

“Utanmadan 'emperyalizm' kavramını ve olgusunu unutturmak için bu dünyayı 'küreselleşme' diye adlandırdılar. Böyle bir dünyayı sürdürmek mümkün olabilir mi? Emperyalizm evcilleşemez. Bu lekeli sicil ile bütünleşmiş bir uluslararası düzen sürdürülemez…

En iyimser seçenek, olası bir Çin hegemonyasının, 1945 sonrasının Altın Çağı’nı andıran bir uluslararası düzene kapıyı aralamasıdır. Aksi halde, çürüme, dağılma, çöküntü… Uluslararası düzlemde de 1917-1918’de gündeme gelen seçeneğe dönüyoruz: Ya sosyalizm ya barbarlık…”

Hocamızın ifade ettiği üzere devrimci bir sürecin içindeyiz ve Pekin yönetiminin yapacağı seçimler sadece Çin’in kaderini belirlemekle kalmayıp, insanlığın gidişatına da etki edecektir.