Eğitimde devlet zaafı

Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, "Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli" adını verdiği bir stratejik planın ayrıntılarını açıkladı. Artık adetten oldu; her Milli Eğitim Bakanı çağı yakalamaya ve gençlerin gerçek eğitim ihtiyaçlarına cevap vermeye yönelik planlar geliştiriyor. Böylelikle biz de, önceki Bakanların ihtiyaca cevap veremediğini, ama artık sorunu çözmeye başlayacağımızı anlıyoruz! Yeni müfredatta da çok “yakışıklı” hedefler var. Gençlere yeni türden “okuryazarlık” yetenekleri kazandırılacakmış. Kiminle, hangi ortamda, hangi araçlarla falan gibi can sıkıcı sorular sorup bozgunculuk yapmayalım.

Bakan, yeni planı "evrensel, uluslararası modellerden yararlanarak kendi değerlerimizi de sistemin içerisine yerleştirerek özgün bir model üretmeye çaba sarf ettik" diye tanıtıyor. “Dünyada ne öğretiliyorsa bunun müfredatta bulunduğunu” söylemiş. Yani ülkenin somut durumu, kalkınma hedefleri açısından ihtiyaç duyduğu özgün hareket tarzı değil, biraz başka ülkeler ne yapıyor taklitçiliği, biraz ideolojik muhafazakârlık sosu ile ortaya karışık bir terkip… Tam Tanzimat kafası! Acaba Türk Devrimi önderleri Köy Enstitülerini planlarken dünyada ne varsa müfredata ondan koyalım diye mi düşündüler, yoksa ülkenin somut gerçeği ve ekonomik-sosyal hedefleri neyin eğitimini vermeyi gerektiriyorsa onu mu koydular?

Bakanlığın eğitim konusundaki çaresizliği, vatandaşlardan görüş sormak için internet sitesi kurmaya varmış. Öneri ve görüş toplayarak milli eğitim sistemini inşa etmeye çalışmak, bir ülke gençliğini popülizmin sıradanlığının vicdanına terk etmeye hazır olmak anlamına gelmiyorsa ne anlama geliyor?

Temel soru ve sorunumuz şudur: Bugün Türkiye’de eğitim sorunu devlet zaafının mütemmim cüzü ise, bir bakan kendi başına ne yapabilir?

Milli eğitim sistemleri, bütün ülkelerde ekonomik sistemin tamamlayıcısıdır. Ekonominin talep ettiği insan kaynağı, siyaset kurumu tarafından planlanarak eğitim sistemi içinde yetiştirilir. Kısacası eğitim üretimin tamamlayıcısıdır, onun içindir. Ülkenin ekonomik sistemi nasıl örgütlenmişse, gençlerin istihdam piyasasına ve kaynak dağılımına hazırlanma süreci de ona uygun örgütlenmek zorundadır. Üretim-odaklı ekonomilerde gençler üretici sektörlerin ihtiyaç duyduğu yetenekleri kazanmaya yönlendirilirler. Büyük kısmı meslek liselerine gider ya da ön lisans öğrenimi görür. Böylece onları bekleyen üretim sistemine dâhil olurlar. Daha az kısmı bilimsel derinlik kazanmak üzere önce düz liselerde hazırlanır, ardından üniversitelere yönlenirler.

Buna karşılık bizdeki gibi üretimden kopartılmış bir ekonominin eğitim sistemi ne yapar? Gençleri istihdam etmek için bekleyen bir ekonomi yoktur. Dolar-borsa vurgunculuğu gibi spekülatif kazançlar sistemin merkezine oturmuştur. Rantiye burjuvazisi, topluma yukarıdan aşağıya çalışmadan kazanma ve ölçüsüz tüketim değerlerini boca eder. Gençler “iddaa” oynamaya, harçlıklarını sanal kumar sitelerine yatırmaya başlar, borsa oynarlar. Piyasanın talep etmediği bir gençliğe eğitim sisteminin verebileceği tek şey, okullarda oyalama, istihdam piyasasına girmelerini geciktirme ve eğitim görüyorlar “mış gibi yapma”dır.

Meseleye böyle baktığımız zaman, Türkiye’deki eğitim sisteminin hiçbir kusurunun olmadığı ve “ihtiyaca” uygun şekilde işlediği görülür! Ekonomik sistemin üretici yetenekler kazanmış insana ihtiyacı ne kadarsa, eğitim sistemi de o kadar yetiştirmektedir. Yani yok denecek kadar az!

Bu nedenle Türkiye’de hiçbir Milli Eğitim Bakanı eğitim sistemini düzeltemez. Kendilerini ve milleti kandırıp duruyorlar. Düzeltilmesi gereken bütün eşgüdüm sisteminin mantığıdır. Yani ihtiyaçların yeniden tarif edilmesidir. Ekonomi başka bir düzleme oturursa, eğitim o düzleme uygun hale getirilir. Zaten o zaman dış politikasından terörle mücadelesine kadar her alanda siyasal sistem başka bir mantığın üzerine oturmuş olur. Eğitim sistemi ancak ve ancak hükümetin topyekûn programının bir parçası olarak düzeltilebilir. Yoksa süslü kelimelerle dolu fakat toplumsal karşılığı olmayan hayali programlarla değil.