Elvis ve Ediz Hun

Michael Jackson öldüğünde 51 yaşındaydı.

Marilyn Monroe 36,

Jim Morrison ve Jimi Hendrix 28,

Janis Joplin ve Kurt Cobain 27 yaşındayken erkenden veda ettiler yaşama.

Çocukluğundan başlayarak yaşamını anlatan film iki hafta önce sinemalarımızda gösterime giren Elvis Presley de yaşamını kalp krizi nedeniyle yitirdiğinde henüz 42 yaşındaydı.

Ölüm bu sanatçıları neden erken buldu…

Baz Luhrmann’ın “Elvis”i, Elvis Presley’den yola çıkarak Amerikan sinema ve müzik dünyasının çığır açıcı ikonik isimlerinin genç yaşta zamansız ölümleri hakkında, tümü hakkında geçerli olabilecek bir sonuca varıyor aslında… Yalnızca alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, aşırı yorgunluk vs. değil, kaldırılamayacak kadar ağır bir hayran sevgisinin de ölüm nedenleri arasında sayılabileceğine işaret ediyor Luhrmann.

‘ÇOK SESLİ’ ANLATIM

Dünyayı sallayan bir rock şarkıcısının, yaşamını sıradan aile babası gibi sürdürmesi beklenemez elbette. Bir anda milyonlarca insanın gözünde ilah mertebesine yükselen ve milyonlarca dolar kazanmaya başlayan bir gencin dengede durabilmesi de hiç kolay değil. Üstelik Elvis’in öyküsünde olduğu gibi kazancınızın yarısına el koyan anasının gözü bir menajeriniz varsa, siz ne kadar asi olursanız olun sistem sizi kalıba sokmak için elinden geleni yapıyorsa, milyon dolarlık anlaşmalara rağmen para sorununuz beliriyorsa, kısacası sırtınızdaki yük giderek artıyorsa, dağıtmanız ve dağılmanız çok kolaylaşıyor.

“Elvis”, 1960-70’lerin ünlü rock şarkıcısı Elvis Presley’in yaşamını ve ölümünü anlatan dört dörtlük bir biyografik film. İşbilir yönetmen Luhrmann, harika bir senaryo, parmak ısırtan kurgu çalışması, başta Austin Butler ve Tom Hanks olmak üzere oyuncu kadrosundan aldığı mükemmel verimle çok parlak bir sonuca ulaşmış. Presley’in keşfedilip yükselişi, yaptığı müziğin altında yatan Amerikalı siyahların kilise şarkıları ile blues’un etkisi, ders olarak işlenebilecek bir sinematografiyle geliyor karşımıza. Luhrmann’ın “çok sesli” filmini seyredince, bizim benzer türdeki “Müslüm”, “Bergen”, “Dilberay” gibi filmlerimizin ne kadar “tek sesli” kaldığını da iyice fark etmiş oldum. Luhrmann, Elvis Presley’in “tek sesli” yaşamını bir koro düzeninde, iki buçuk saat boyunca “çok sesli” biçimde anlatmış adeta.

Son bir not: “Elvis”i, Beyoğlu Majestik Sineması’nda seyrettim. Toplam yedi seyirciydik, salonda benden başka üç genç çift vardı. Altısı da filmin ortalarında salonu terk etti. Elvis, zamane gençlerinin pek ilgisini çekmiyor gördüğüm kadarıyla.

FİLM GİBİ GEÇTİ

Türk sinemasının altın çağının en önemli aktörlerinden Ediz Hun hakkında bildiğimiz her şeyi iki katına çıkaran bir kitap “Film Gibi Geçti”. Çalışkan ve üretken sinema yazarı-akademisyen Rıza Oylum, İnkilâp Kitabevi’nden kısa süre önce yayımlanan 220 sayfalık çalışmasında Hun’la verimli bir söyleşi yapmış, hemen her şeyi sormuş, ilginç ve renkli yanıtlar almış. Ünlü oyuncumuzun çocukluğu, etkilendiği ilk filmler, Almanya’da diş hekimliği, Norveç’te çevre eğitimi, politik görüşleri, milletvekilliği dönemi, akademik ve bilimsel çalışmaları, botanik ve biyoloji tutkusu, Yeşilçam anıları, meslektaşlarıyla ilgili duyguları, aile yaşamı, hobileri…  Geniş bir yelpazede “bilmediğimiz Ediz Hun”u bolca karşımıza çıkartan, fotoğraflı, öğretici bir kitap “Film Gibi Geçti”.

Hun’un “Büyük bir faciaydı… Yağma yapmadılar tahribat yaptılar… Bu iş büyük bir tezgahtı…” diye değerlendirerek “İlk defa size anlatıyorum” dediği 6-7 Eylül 1955 olaylarına ilişkin anılarının ve Yılmaz Güney’le ilgili görüşlerinin de başlı başına akılda kalıcı olduklarını belirteyim.

Başa dönerek bitireyim; kitap, 82 yaşındaki sanatçı Ediz Hun’un halen nasıl bu kadar dinç kaldığının ipuçlarını da içeriyor aslında: Düzgün, disiplinli, bilimle dolu, çok sesli bir yaşam.