İpek Yolu’ndan (şimdilik) son mektup: Ne yapılmalı

‘Tarihin en ihtişamlı topraklarının sahipleri, gerek sadece geçim elde etmek için, gerekse yanılsamalar içindeki bir ‘güzel hayat rüyası’ adı altında, kendi topraklarını terkedip gurbet ellerde kaybolmaktalar’

Tiflis-Saraybosna-Mostar hattındaki kısacık İpek Yolu maceramızı şimdilik kapatıyoruz. Gittiğimiz şehirlerin en eski kısımlarını gezip, eski hatıraları yeniden yaşamaya çalıştık bilinçli olarak. Daracık arka sokaklar, dokunsanız yıkılacak binalar, bir zamanların modernliğini yeniden yakalamaya çalışan mahalleler ile, İpek Yolu yeniden gözümüze göründü ve tekrar kayboldu.

Aslında bu söyleyeceklerimiz, sadece İpek Yolu toprakları ile sınırlı da değil. Eski ve yaşlı olan her şeyin, modernlik ve gençlik ile şiddetli şekilde yarışmak zorunda kaldığı bir dünyadayız ne de olsa. Medeniyetler kayıyor, her birkaç yüzyılda bir. Bu kayma, eski payitahtları hükümsüz ve bazan da lüzumsuz hale getirebiliyor. Zamanında kervanların salına salına geçtiği bulvarlar, şimdilerde tozlu yollar haline geliyor.

Başka dillerde var mıdır bilemeyiz ama, Türkçemizdeki bir deyim tam da günümüz eğilimlerini yansıtmakta bizce: “Eskiye rağbet olsaydı, bitpazarına nur yağardı!” Bu atasözümüz, yüzlerce senenin süzgecinden geçmiş, test edilmiş diğer deyimlerimiz gibi, önemli bir noktaya parmak basmakta. Belki de diyalektik felsefeyi halk dili ile ortaya koymakta.

Bu deyimi niye ortaya attık? Çünkü İpek Yolu’nun ihtişamlı günlerinin artık olmadığı, bir sonraki dirilmeyi beklerken, kendi içinde çürümeye uğradığı bir geçiş dönemindeyiz. Bunu kendi ülkemiz şartlarından da iyi bilebiliyoruz.

‘Tarihin en ihtişamlı topraklarının sahipleri, gerek sadece geçim elde etmek için, gerekse yanılsamalar içindeki bir ‘güzel hayat rüyası’ adı altında, kendi topraklarını terkedip gurbet ellerde kaybolmaktalar’

BEREKETLİ HİLAL KUZEYE Mİ KAYIYOR?

Gürcistan ve Bosna, beki de yeryüzünde bulabileceğiniz en verimli ve yeşil topraklara sahip iki memleket. Gözlerimiz, Türkiye bozkırlarının boz rengine alıştığı için, bu ülkelerin yeşili çok çarpıcı geldi bize. Yeşil renk, aynı zamanda verimliliğin ve bereketin de rengi. Çukurova için söylenen “adamı eksen o bile biter” deyimi, belki artık geçerli değil, kuraklık ve iklim değişikliği sebebi ile. Ama Gürcistan ve Bosna bu konuda olağanüstü şanslı.

Mezopotamya’yı medeniyetin beşiği yapan “bereketli hilal”, belki de artık kuzeye kaymakta. Çünkü Orta Doğu ve Batı Asya’da, iklim değişikliğinin yarattığı problemleri hepimiz hergün görebilmekteyiz. Ama Gürcistan ve Bosna’da, saatlerce ve günlerce yeşilliklerin ve verimli toprakların ortasından seyahat ederken, hep bu toprakların insanının ne kadar şanslı olduğunu düşünüyoruz. Verimli topraklar ve gürül gürül akan su, nüfusun hemen hepsini varlıklı yapabilecek bir ortam sunmakta bu ülkelere.

Ama her memlekette olduğu gibi, Gürcü ve Bosnalı insanlarda da bir yılgınlık ve bir hayal kırıklığı gözlemleyebiliyorsunuz. Küreselleşmenin yarattığı özentiler, özentilerin sebep olduğu hayal kırıklıkları, hayal kırıklığının tetiklediği “kaçma duyguları”, toplumların en dinamik kesimlerini yıldırıp kenara itmekte bizce. Bu tanımı Türkiyemizin insanlarına da uygulayabiliriz kolaylıkla.

Yoldaş Tito, bize geri dön, Müslümanlar, Sırplar ve Hırvatlar tarafından seviliyorsun, çaldın ve bize verdin, çaldılar ve hiçbir şey vermediler.

YİNE GÖÇ ETMEK VE KAÇMAK ÜZERİNE

Tam da bu nedenle, Gürcistan’ın ve Bosna’nın en verimli nüfusu artık ülkelerinde bile yaşamamaktalar. Ellerine hangi fırsat geçerse onu kullanıp, bir an önce Avrupa’da bir şehire göçmek standart bir arzu halinde. Böylece, tam da en ihtiyaçları olduğu bir dönemde, en verimli nüfus kesimlerini ellerinden kaçırmanın ağır bedelini ödemekte bu toplumlar. “Bu toplumlar” tanımı içine, altı kıtadan her ülkenin adını koyabilirsiniz hiç çekinmeden. Çünkü aynı olgu, her toplumun en dinamik kesimini etkilemekte bugün. Ve devrimci alternatif üretemeyen bu toplumların en verimli ve ilerici kesimi, yanılsamalar içinde “göç etmek” gibi bir alternatif altında ezilmekteler. Şili’den Gürcistan’a, Türkiye’den Nijerya’ya kadar, şiddetli bir nüfus kayması yaşanmakta bugün. Aslında, gerçekleşen rakamlara baktığımızda bu sayı o kadar yüksek görünmese bile, bir olgu olarak “göç etmek”, toplumlarımızın en verimli ve dinamik kesimlerinin beynini ve gönlünü işgal ve meşgul etmekte bugün. Bir yolunu bulup bu eğilimi durdurmak ve tersine çevirmek görevi ile acil olarak karşı karşıya bu toplumlar.

Tiflis'teki her görkemli binada Sovyetler Birliği hatırası var.

İNSANIN REFAHI İÇİN KAÇ SANDIK GEREKİR ACABA?

Bu konuda en büyük sorunun, iktidarlar olduğu görülüyor hemen her yerde. Sohbet ettiğimiz her kişi, kendi hükümetlerinin beceriksizliği, işbirlikçiliği, devleti soymalarından şikayetçi. Ülke kaynaklarının hoyratça gereksiz projelere harcanması, ya da lükse yatırılması sebebiyle, halkı dışarı kaçmaya adeta zorlamaktalar. Çünkü, sokaktaki küçük insanın hükümeti etkileme ve olanları değiştirme konusunda bir umudu da yoktur artık. Sandıklar defalarca açılıp-kapanmış, seçimler onlarca kere yapılmış, hükümetler defalarca kurulup bozulmuştur. Ama halkın bir adım ileri gidip, kendi ülkesinde refahı elde etmesi, her seçimde daha da uzaklara giden bir rüya haline gelmiştir. Aslında bu, çağdaş demokrasinin en önemli problemi olarak ABD’den İngiltere’ye, Türkiye’den Gürcistan’a hemen her ülkeyi cenderesine almış ve halkları çaresizliğe sürüklemektedir. Bir nüfus, verdiği oyun artık hiçbir işe yaramadığını gördüğü noktada, içinde yaşadığı sisteme olan inancını yitirmekte ve aklına gelen ilk alternatif, tüm yanılgıları içinde taşısa da, daha iyi olduğunu hayal ettiği ve inandırıldığı başka yerlere ”kaçmak” fikrine sabitlenmektedir.

Sovyet dönemi kitapları için her sokak bir sahaf...

İPEK YOLUNDAN TREN GELİR, HOŞ GELİR!

Halbuki, göç olgusunun giderek daha da büyük bir rüya ve problem haline geldiği bu ülkelerin doğal kaynakları, genç nüfusları ve bereketli toprakları en minimum seviyede bile doğru ele alınsa, mucizeler yaratacak bir seviyededir. Bosna’da günlerce süren seyahatlerimizde, gördüğümüz muhteşem verimli arazilerin Avrupa’yı bile besleyebilecek miktarda ve kalitede ürün çıkarması işten bile değildir. Gürcistan sadece, zaten yüzlerce yıldır ürettiği dünyanın en güzel şarabını bile dünyaya satsa, kimsenin yurt dışına gitmesine gerek kalmayabilir. Yani bırakın endüstrileşmeyi, en basitinden, tarımın halkın refahı için yapıldığı bir sistem ile, bu topraklardan hiç kimsenin geçim derdinden dolayı, Avrupalıların lüzumsuz işlerinde çalışması gerekmez. Aynı olguyu bizim Türklerin, Gürcülerin, Şilililerin ve aklınıza gelebilecek tüm gelişen ülkelerin insanlarına da uygulamak mümkün.

İnsan üzülüyor doğrusu. Tarihin en ihtişamlı topraklarının sahipleri, gerek sadece geçim elde etmek için, gerekse yanılsamalar içindeki bir “güzel hayat rüyası” adı altında, kendi topraklarını terkedip gurbet ellerde kaybolmaktalar. Onlarla beraber de, kocaman bir tarih, derin bir gelenek ve parlak bir gelecek de kaybolmakta. Gittiğimiz bu yerlerdeki umutsuz insanlara, yeni İpek Yolu’nun potansiyellerini anlattığımızda, gözlerinin parladığını da görmekteyiz. Tiflis’ten Saybosna’ya gidecek olan trenler bu dağlardan geçmeye başladığında, büyük ihtimalle, insanlardaki “göç etme” arzusunu da alıp götürecek ve herkes kendi anavatanının iyiliştirilmesi sürecinde yerini alacaktır.