Masumiyetini yitirmiş oyunlar dünyası! Eğlence toplumunun modern gladyatörleri

Çağcıl futbol emekçi yataklarında gelişti. Fakat tekelleşme ile patronların, şirketlerin ve kara para aklayıcılarının eline geçti. Futbolcular modern gladyatör. Taraftarlar bankamatik. Bu sistem, şiddeti körüklüyor, sahayı arka plana atıyor, seyir zevkini düşürüyor. Spor ve özelinde futbol, kabile düzeninde ve ilkçağlardaki gibi avı yakalama, rakibi öldürme halini alıyor

MKE Ankaragücü Kulübü Başkanı Faruk Koca, Trendyol Süper Lig'in 15. haftasında 1-1 berabere kaldıkları Çaykur Rizespor maçından sonra hakem Halil Umut Meler'e saldırdı. Başkan Koca tutuklandı.

Çevre kirliliği, hormonlu gıdalar, obezleştiren hazır yiyecek kültürü...
Spor ve beden eğitimi, çağımızda insan sağlığı için önemli. Hem vücut hem akıl zindeliği, karakter, ahlak ve erdem eğitiminin bir parçası. Spor, insan-insan arasındaki rekabetin yansıması olarak gelişti. Yarışma ve başarı, kimi zaman vahşi boyutlarda kimi zaman ise eğlenceli ve masum olarak hayatımızda yer aldı.
Fakat giderek mafyalaşan sistem, eğlenceyi daha fazla şiddete çeviriyor.
Gösteri toplumunun çelişkileri giderek derinleşiyor.
Bunun en çarpıcı örneğini, yeşil sahalarda izliyoruz. Futboldaki şiddet tırmanıyor. Son olarak hakem Halil Umut Meler'e yönelik yumruklu tekmeli saldırı, sistemin ahlakî çöküşünü de gösteriyor.

OYUN KÜLTÜRDEN ESKİDİR

Johan Huizinga, Homo Ludens kitabında oyunun kültürden daha eski olduğunu ortaya koyar. Oyunun “zevkli yanı”nın tüm çözümlemeleri veya mantıksal yorumlamaları reddettiğine dikkat çeken Huizinga, insanın ilk büyük faaliyetlerinin oyunla iç içe olduğunu gösterir. Ona göre oyun, her şeyden evvel gönüllü bir eylemdir. Zevk yanının özgürleştirici bir karşılığı vardır. Yine oyunun “gündelik” veya “asıl” hayat olmadığını vurgulayan Huizinga, “Oyun, bu hayattan kaçarak, kendine özgü eğilimleri olan geçici bir faaliyet alanına girme bahanesi sunar.” der.(1)
Av peşinde koşarken, insanın doğayla mücadelesinin bir unsuru olarak doğan spor, ilk devletlerle birlikte artı değere el koyacak zor gücünü yetiştirmek amacıyla kullanıldı. İnsan-insan mücadelesinin bir parçası olarak savaşçı yetiştirmek hedefiyle, giderek önem kazandı.
Antik Yunan'da olimpiyatlar bugünkü modern sporlara şekil verdi. Fakat sınıflı toplumun bir parçası olarak Antik Yunan ve Roma'daki spor, efendileri ve halkı eğlendirmek içindi. Özellikle de Gladyatör dövüşleri. Yarışanlar, savaşanlar kölelerdi. Ölüm ve yaşamları efendilerinin elindeydi. Ve bu spor çoğunlukla kanlı bitmekteydi. Ödüller de çeşitliydi; para, içki, kadın, şanslıysa yaşamı veya özgürlüğü. Bu oyunların sayısının ve vahşetinin arttığı dönemlere bakarsak, bu toplumların çürüme ve çöküş dönemi olduğu gerçeğiyle karşılaşırız.

KİMİ ELİTİZİMDEN HALKA KİMİ HALKTAN MAFYAYA

Antik Çağ'dan günümüze spor dalları çeşitlendi, kurallı hale geldi. Fakat oyunu oynatan (efendi), oyunu oynayan (sporcu), oyunu izleyen (seyirci) açısından çok fazla değişiklik olmadı.
Başta seçkinlere hitap eden bazı spor türleri -tenis, rugby, kriket gibi- kitleselleşti. Aslında futbol bu anlamda daha ayrıksıydı. Kadim bir oyun olan futbolun kökü Çinli hokkabazların numaralarına dayanır.(2) Mısır'da, Antik Yunan'da, Roma'da hep daha alt sınıflar arasında yayılır. Hatta öyle ki, bir dönem futbol oynayanlar aşağılanır. Hem de modern futbolun beşiği olan İngiltere'de. William Shakespeare, Yanlışlıklar Komedisi'nde bir karakterin şikayetini futbol üzerinden anlatır. Yine Kral Lear'de bir kont, karşısındakini "Sen! Aşağılık futbol oyuncusu!" diye aşağılar.(3)
Modern futbol da mülksüzler, yoksullar arasında ortaya çıktı. Emekçi yataklarında gelişti ve büyüdü. Fakat futbol, hep kitlelere seslenmesine rağmen zamanla yozlaştı. Tekelleşme aşamasında patronların, şirketlerin ve kara para aklayıcılarının eline geçti. Artık coşmak, heyecanlanmak, sevinçleri paylaşmak, daha iyi olmak, insanı ve kendini geliştirmek gibi anlamlarını yitirdi. Kapitalizmin vahşileşmesiyle futbol da alçaldı. Amacı sadece “kazanmak” ve “kazandırmak” oldu.
Craig McGill, Futbolun Kârhanesi kitabında kulüplerdeki dönüşümün 1980'lerdeki başkan değişimiyle başladığına dikkat çeker.(4) Başkanlar ve yönetim kurullarının taraftara muhteşem zaferler vaat ederek ve bol parayla göreve geldiklerini söyler. İş insanlarının, iş getirisi elde etmek amacıyla kulüplere yatırım yaptığına dikkat çeker.
McGill, sahadaki 22 sporcunun dışında futbolda çok şey değiştiğini şu sözlerle anlatıyor: “O zamanlar birçok oyuncu yarı zamanlı oynuyordu. Tam zamanlı olsalar bile aldıkları ücretler bugün olduğu kadar fahiş değildi. Oyuncuların çoğu yerliydi. Bugün yabancı oyuncular ve kadınların futbol oynaması futbol için iyi şeylerken, o zamanlar bunlarla nadiren karşılaşılırdı. Şimdi stadyumlar dev gibi kompleksler haline geldi, fiyatlar enflasyondan çok daha hızlı arttı, eğer taraftarların uydu ve dijital televizyon masraflan için yeterli maddi güçleri varsa hafta boyunca her an futbol izleyebiliyorlar, Dünya Kupası'nın nerede yapılacağına futboldan çok siyaset karar veriyor ve holiganlar, ırkçılar, siyasetçiler ve işadamları hep birlikte futbolun yönünü kendini amaçlarına uyacak şekilde değiştirdiler.”(5)

Taraftarlar göz ardı edilen tüketiciler. ‘Paranız için teşekkürler, haydi şimdi yolunuza’ tavrı oyunun yüksek kademelerinde yer alan birçok kişinin tavrıymış gibi görünüyor. Oyunu kontrol eden yöneticiler taraftarlara kırmızı kart gösteriyor

HAKEMLER RİSK ALTINDA

Futboldaki bu değişim, McGill'e göre hakemleri daha fazla riske atmaktadır: “Eğer hakem kararları birkaç kişinin homurdanmaları ve köşe yazarlarının bir iki sütun doldurmalarından ibaret olsaydı, çok önemli bir sorun olmazdı. Fakat taraftarlar daha tutkulu oldukça ve mali riskler yükseldikçe hakemler kendilerini giderek daha fazla tehlikenin içinde buluyorlar.”(6)
Galeano ise kitabında hakemi tiranlara benzetir. Sahadaki otorite aynı zamanda en çok koşan ve ter dökendir. Fakat Galeano'ya göre, bu özveriye karşı aldığı tek karşılık, uluyarak kellesinin istenmesidir. Peki ya hakem olmasaydı? Galeano, bunun yanıtını da verir: “Yenilenler onun yüzünden yenilirler, yenenler ise ona karşın yenmişlerdir. Tüm yanlışların bahanesi, tüm felaketlerin nedeni odur. O olmasaydı taraftarlar onu icat etmek zorunda kalırlardı.”(7)

PEKİ TARAFTARA NE KALDI?

Türkiye'de de özellikle 12 Eylül'den sonra yani ekonomide küreselleşme programı uygulanmaya başlayınca, futbol, kulüpler, yöneticiler ve hakemler bu hızlı dönüşümden nasibini aldı. Artık daha büyük paralar dönüyor. Oyuncu kaçırmalara varan, taraftarlar arası şiddetin arttığı, hakemlerin düdük çalmaktan korktuğu mafyatik bir düzen yaratıldı. Aslına bakarsınız tüm bu hengamenin ortasında olan en çok, farkında olmasa da biz taraftara oluyor. McGill bunu da öz biçimde anlatıyor: “Ancak, taraftarlar oyunun nasıl oynandığıyla ilgili bir söz hakkına sahip değiller. Onlar göz ardı edilen tüketiciler. 'Paranız için teşekkürler, haydi şimdi yolunuza' tavrı oyunun yüksek kademelerinde yer alan birçok kişinin tavrıymış gibi görünüyor. Oyunu kontrol eden yöneticiler taraftarlara kırmızı kart gösteriyor. Taraftarların önemli olduğunu söyleyebilirler, ancak taraftarlar değil, onların parası önemlidir.”(8)
Peki bu duruma aynı zamanda bir tüketici olan taraftar ses çıkarmıyor? McGill bunu “Mantıklı bir insanın sorabileceği gibi, öyleyse neden taraftarlar 'fiyatlarınızdan ve çürümüş futbolunuzdan bıktım, ben yokum' demiyor? Bunun çok basit ve tek bir nedeni var, yapamıyorlar. Onlar iki açıdan bağımlılar, sadece futbolun değil aynı zamanda belirli bir takımın da çekim alanına girmişler.” sözleriyle yanıtlıyor.(9)

BURADA HERKESE BİÇİLEN ROL VAR

Peki “futbol dostluk, futbol kardeşlik” sloganında olduğu gibi spordaki etik ruhunu anlatan “fair play”e bu durumda ne oluyor? Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, spor pratikleri ve tüketimlerinin bütününü, belli bir toplumsal talebe yönelik bir arz olarak görebileceğimizi belirtiyor.(10) Bu arz talep dengesinde futbol etiği de, bir oyun oynama oyununa dönüşüyor. Yine Bourdieu'ya göre, “Fair play, oyun tarafından aldatılmaya, oynadıklarının bir oyun olduğunu unutacak kadar izin vermeyenlerin, Goffman’ın deyişiyle, gelecekteki yöneticilere vadedilmiş bütün rollerin bir parçası olan 'rol karşısındaki mesafeyi' korumayı bilenlerin oyun oynama tarzıdır.”(11)
Spor etiğini sorguluyoruz. Çünkü son örnek de gösterdi ki, “fair play” tabuta kondu. Bu bir sistem sorunu. Bunda herkese biçilmiş roller var. Yöneticiler iş insanı, yönetim biçimi mafyavari, kulüpler bankamatik... Yalnızca hakemler risk altında değil.
Futbolcular daha fazla nesne biçiminde. Eduardo Galeano, “Gölgede ve Güneşte Futbol” kitabında oyuncular için şunu söylüyor: “İş adamları onu alırlar, satarlar, kiraya verirler; oyuncu daha fazla para ve şöhret vaadi karşılığında kendini akıntıya bırakır. Ne denli başarılı olur ve çok para kazanırsa, tutsaklığı da o oranda artar” Futbolculara biçilen rol modern bir gladyatör olmak. 22 kişi sahaya çıkıyor, biribiriyle kıyasıya yarışıyor. Statlar, kalabalığın stres atma merkezleri. Bunu izleyen “alt tabaka” mutlu oluyor, eğleniyor ve uslu uslu sistem içindeki yerine dönüyor.
Kulüpler holding, taraftarlar müşteri. Bu tekelleşme, daha fazla puan daha fazla para kırbacı şiddeti körüklüyor, sahayı arka plana atıyor, seyir zevkini düşürüyor. Spor ve özelinde futbol, kabile düzeninde ve ilkçağlardaki gibi avı yakalama, rakibi öldürme halini alıyor. Artık masumiyetini yitirmiş oyunlar dünyasındayız. Tek çözüm, sistemi kökünden değiştirmek.

DİPNOTLAR:

(1) Johan Huizinga, Homo Ludens -Oyunun Toplumsal işlevi Üzerine Bir Deneme-, Alfa Yayınları, Temmuz, 2023
(2) Eduardo Galeano, Gölgede ve Güneşte Futbol, Can Yayınları, Temmuz 2014.
(3) Galeano, A.g.e.
(4) Craig McGill, Futbolun Kârhanesi -Futbol Taraftarların Elinden Nasıl Kayıyor?-, İthaki Yayınları, 2006.
(5) McGill, A.g.e.
(6) McGill, A.g.e.
(7) Galeano, A.g.e.
(8) McGill, A.g.e.
(9) McGill, A.g.e.
(10) Pierre Bourdieu, Sosyoloji Meseleleri, Heretik Yayınları, 2016
(11) Bourdieu, A.g.e.