Rembrandt’ın elleri

Rönesans’ın iyimserliğini, insanın geleceğine duyulan coşkun güveni, kamusal alanların meydanlarına yapılan heykeller betimler. Michelangelo’nun Davut heykeli bu anlamda insana duyulan güvenin en güçlü imgesidir. Davut’un bedeninin ihtişamı bu iyimserliği, özgüveni vurgular. Rönesans’tan Aydınlanma’ya Avrupa kültüründe insan bedenine yapılan vurgunun özel bir anlamı vardır.
Kilisenin ve feodal düzenin insanlar üzerinde kurduğu tahakküme, bedenin bu estetik normlarla sergilenmesiyle karşı çıkılır. Bir anlamda Voltaire’in, Diderot’un insanın aklını özgürleştirmek için kaleme aldığı yazılar, önce Davut heykelinin çıplak bedeninde dile getirilmiştir. Bedeni özgürleştirmek için yaratılan estetik normlar daha sonra aklın özgürleşmesine rehberlik edecektir.

BEDENDEN YÜKSELEN İYİMSERLİK

Rembrandt, Amsterdam’daki evinde tuvalin karşısına geçtiğinde Hollanda ekonomik olarak altın çağını yaşamaktaydı. Amsterdam’ı Michelangelo’nun Floransa’sından ayıran, bu iyimserliğin kaybolmaya başlamasıydı.
Rönesans’ın kaybedilen bu ışığını eserlerinde yeniden yaratmak için Rembrandt, insanın bedenine ve onun en küçük ayrıntılarına odaklanır. Berger’in ifadesiyle, "her tablosunda bedenin bir parçasına ya da bedenlerin parçalarına özel bir anlatım gücü kazandırmıştır".
Ne var ki yükselen ticaretin rüzgârıyla yelkenlerini açan gemiler, farklı coğrafyadaki insanların birbirleriyle ilişkiye geçmesini, farklı kültürlerin tanışmasını sağlıyordu. Ancak aynı ticaretin rüzgârı, Mistral rüzgârı gibi kuru ve soğuk eserek, aynı şehirde yaşayan insanların her geçen gün birbirlerinden uzaklaşmasına neden oluyordu. Doğu’dan gelen egzotik nesneleri tablolarına heyecanla çizen ressamlar, aynı şehirde birbirinden uzaklaşan bedenlerin yalnızlığını da en derin şekilde hissediyordu.
Bir resmin güçlü etkisini izleyiciye geçiren, resmedilen kişinin gözlerindeki ifadedir. Rembrandt gerek portre gerekse otoportrelerinde bu ifadeyi en yaratıcı ve güçlü şekilde resmedebilmiş ender ressamlardandır. Ancak Rembrandt’ın özgünlüğü, tablolarındaki ellerin, daha doğrusu bedenlerin anlamıdır.
Berger de Rembrandt’ın tablolarındaki önemli bir noktaya kışkırtıcı şekilde dikkatimizi çeker. Rembrandt’ın Yahudi Gelin (1667) tablosundan yola çıkarak, tablolarında resmettiği insanların birbirine dokunan ellerinin, Rembrandt sanatında ne derece önemli olduğunu gösterir: "Rembrandt bedensel alanın resmini yapmakta ustaydı. Yahudi Gelin tablosundaki çiftin dört elini düşünün. Yüzlerinden ziyade ellerinden okunur evlilik."
Rembrandt’ın tablolarındaki eller, sürekli birbirine sarılan insanlar; bedenler arasında açılan bu arayı kapatmak için kucaklaşırlar, birbirlerine dokunarak kaybedilen iyimserliği bulmaya çalışırlar.
Rembrandt, kilisenin dışında ticaretin de bedeni kuşatıp, insanın duygularını tahakküm altına almasına karşı durur.
Adam bir koluyla kadının omzunu hafifçe tutarken, diğer koluyla da kadının göğsüne nazikçe dokunur. Kadın göğsünün üstündeki bu elin davetine, parmaklarının ucuyla dokunarak karşılık verir. Bu kucaklaşmada ne şehvetin şiddeti ne de burjuvazinin gösterişli ve donuk evlilik imgesi vardır.
Adam ile kadının sessiz duruşları, aralarındaki sevginin dinginliğini derinleştirmektedir. Gözlerini kaçıran kadının bakışlarındaki sessiz tedirginlik, adamın kadına odaklanan bakışındaki melankolik sevecenlikle dengelenir.
İlişkinin ruhsal dengesi bulduğu yer de ellerdir. Tablo adamın pelerinin ucundaki karanlık alandan, ellere doğru aydınlanarak ilerler. Resme bakanın dikkatini adamla kadının ellerine çekmek ister Rembrandt, gözlerdeki ifade çok sonra fark edilir.

Rembrandt, Aile, 1668

ESTETİĞİN GÜCÜYLE DİRENMEK

Ellerin resimde temsil ettiği toplumsal içeriğini Aile (1668) tablosunda da gözlemlenir. Anne ile kucağındaki küçük kız çocuğunu birbirlerinin göğüslerine dokunur. Kenarda yan yana duran iki kızın arasından babanın eli usulca uzanır. Babanın eli sahnenin sınırına dayanıp resmin dengesi bozmaz, kızının omzuna hafifçe dokunarak sonlanır.
Rembrandt, tablolarındaki hareketin ritmini yavaşlatarak, sahneyi ellerin üzerinde yoğunlaştırıp, kucaklaşan bedenlerin varlığını ortaya çıkarır.
Berger’e göre bu eller Rembrandt’a özgüdür: "Başka kimsenin eserlerinde kucaklaşmanın böyle baskın ve merkezi konumu yoktur.
Rembrandt’tan önce yaşamış bir başka Flaman ressam Rubens’in karısı Isabella ile kendisini resmettiği esere (1609) bakıldığında, Rembrandt’ın tablolarındaki kucaklaşmanın toplumsal içeriği daha iyi anlaşılacaktır.
Rubens’in eserinde ışığın dramatik yoğunlaşması gözlenmez. Portakal rengi çorabından fışkıran güçlü ve kalın baldırlar, elbisenin yakasındaki gösterişli dantel işlemeler içinde, aristokrat havada resmeder Rubens kendisini.
Karısı ise, boynunun daire biçimde kuşatan dantelin kabarıklığı, kafasındaki şapkanın büyüklüğü, elbisenin tablonun alt kısmını kapatan eteğin savrukluğu içinde resmedilir.
Rubens’in gözlerinde kayıtsızlığın donuk ifadesi vardır. O an sanki bambaşka şeyler düşünmektedir. Bedeniyle hisleri, düşleri aynı sahnede değildir. Kadının bakışlarındaysa küstah bir şehvet, ince hesaplar yapan, masum entrikalardan keyif alan ifade okunur. Her ikisi de resme bakana doğru çevirmiştir bakışlarını.
Resmin orta noktasında ellerin bulunmasına rağmen, eller çok sonra fark edilir. Tablonun anlam merkezinde ellerin hiçbir imgesel gücü yoktur. Rubens’in elinin üzerine elini koyan karısının dokunuşunda adeta yüzlerce kilometre mesafe vardır. Bakışları gibi elleri de birbirlerini hissetmez, soğuktur, tesadüfen birbirine temas etmiş hissi uyandırır.

Rubens, Sanatçı ve Isabella Brant, 1609

Belki Rubens ile Isabelle arasında tutkulu ve sıcak bir ilişki vardı, yukarıda resimden yola çıkılarak yapılan yorumlar yanlış ve önyargılı olabilir.
Fakat tartışılan Rubens’in kim olduğu veya ilişkisi değildir, onun nasıl gördüğü ve resmettiğidir. Amaç, bir kuşak sonra Rembrandt’ın eserlerinde, ellerin dokunuşundaki yoğunluğun, bedenlerin aynı tabloda bütünleşmesini sağlayan dingin uyumun resmetmesindeki sanatsal ısrarın toplumsal anlamının vurgulanmaktadır.
Rubens 1640 tarihinde öldüğünde, Rembrandt 34 yaşındaydı. Spinoza doğduğundaysa Rembrandt 26 yaşındaydı.
Dört yüzyıl önceki toplumsal değişimlerdeki yavaşlığı düşünülürse, otuz yıl içinde köklü nasıl dönüşüm geçirmiş olabilir toplum?
Madeni paranın soğuk yüzeyine hırsla dokunan burjuvazinin duygusuzluğunu, tablolarında resmettiği insanların birbirine dokunan ellerinin sıcaklığıyla alt etmek isteyen Rembrandt’in, insana olan sevgisi ve iyimserliği kazabilmiş midir? Rembrandt’in sanatı, burjuva toplumunun değerinin dar çeperini genişletip yarabilmiş midir?
Bitmek bilmeyen mezhep kavgalarına karşı İncil ve Tevrat’ı ilk kez seküler bakışla eleştirel yorumlayarak dini hoşgörüyü dile getiren Spinoza’yı sırtından bıçaklayan kimin eliydi? Belki ‘Yahudi Gelin’de karısına şefkatle dokunan o naif, sevgi dolu adamdır Spinoza’ya saldıran!
Şüphesiz Rembrandt’ın resmettiği ellerin anlamı daha sonra Millet’in tarlada çalışan köylülerin elinde çok daha demokratik tınıyla yeniden sahneye çıktı. Spinoza’nın din eleştirisi Diderot ve Holbach ile yeniden taçlandırıldı.
İnsanlar arasında tarihte görülmemiş biçimde, kin, nefret ve önyargılarla örülmüş duvarlar diken emperyalizm gerilerken, kapitalizmin insanı yabancılaştıran ilişkilerine karşı dünyanın pek çok yerindeki toplumsal hareketlerle meydan okunmaktadır.
Postmodernizme ve onun yarattığı köktendinciliğe karşı Spinoza yeniden okunmakta, tartışılmaktadır.
Umudu ayakta tutmaya çalışan, yeni bir toplumun hayalini kuran herkes Rembrandt’ın insanın ruhuna dokunan ellerinin sıcaklığını, onun sanatındaki direnmenin estetik gücünü hissetmelidir.