Üstün gelme çabası

Yakup Kadri, romanlarında çöküş dönemlerini kişilerinin ruhsal ve toplumsal durumlarıyla ülkenin kültürel, toplumsal ve siyasal çözülüşü arasında örtüşük yapısal verilere dayanarak sergiler. Başta Hüküm Gecesi olmak üzere, hemen tüm romanlarında ülkedeki siyasal basıncı kafalarında her dakika duyan roman kişileri, sıkıştıkları çıkmazı okura da bütün ağırlığıyla yansıtır. Birçoğuna göre karamsar bir tablo çizen yazarın gerçekte iyimserlik siluetleri, dahası ışıltıları da sergilediği gözden kaçmıyor. Ne ki Türkiye’nin sürekli ileri - geri, Doğu - Batı, eski - yeni, ilkellik - çağdaşlık, geçmiş - gelecek gerilimi üzerinde ve hep siyasal basınç altında gelişen toplumsal yapısı içinde iyimserlik zaten hep yalnızca tohum halindedir. İç koşullar ülkenin kendi başına evrimine yetmediği için sık sık dış zorla yüz yüze kalan aydınlar, kalınan yerden ilerlemek yerine, her başlangıç sonrasında baskılarla boğuşmak ve olduğu yerde debelenmek yazgısını aşamazlar.

ZOR DÖNEMLERİN GERİLİMİNİ YANSITMAK

Yakup Kadri’nin toplumla örtüşük özelliklerini en iyi kavrayan edebiyat tarihçisi ve yazar olarak Hasan Âli Yücel, “hayatını ve eserini incelerken yaşadığı dönemi de yansıtacak bir yazar” aradığı sırada Yakup Kadri’yi seçişinin gerekçesini şöyle verir:

“Yakup Kadri, 1908 Meşrutiyeti’nden bugüne kadar (1957), yaşadığı devrin olayları ve insanlarıyla ilgilenmede ve ilgisini de söylemede varlığını düşüncesiyle bize duyuran bir insanımızdır. Yakup Kadri’nin münferit veya kitap halindeki yazılarını okuyarak Tanzimat’tan bugüne adım adım gelebilirsiniz... Onda çok bol hayat ve hadisat malzemesi vardır.”

Niyazi Akı duygusal bakımdan onu Doğulu, düşünsel bakımdan Batılı görür. Eserine, “kendi meselelerine sadık kalmış Batılı bir Türk’ün eseri” demeyi uygun bulur. Yakup Kadri, felsefesi olmayan bir yenileşme ve değişme döneminin tüm sancılarını sergiler. “Eser, yazar ve cemiyet, birbirinden ayrılması imkânsız esaslı üç unsur halindedir. ... bu büyük eser, hayatiyetini cemiyetimizin üç çeyrek asırlık macerasından alır.” Akı, “1908 - 1932 arasındaki gözyaşı ve kan dolu hayatı yaşayan” toplumun içinden biri olarak Yakup Kadri’nin eleştiri ve önerileriyle toplumsal yazar kimliği kazandığını da vurgular (1960).

KURTLAR SOFRASINDA YAZAR

Yakup Kadri, görkemli yapıtları ve sanatsal gücü sayesinde, kültür ve edebiyattaki pek çok meselenin yenilikçi doğrultuda değerlendirilmesine dayanak olmuştur. Dil tartışmaları sırasında, dilde sadeleşme yanlılarının tutumunun nasıl ve hangi örnek üzerinde gelişeceğini soran Cenap Şahabettin’e Ziya Gökalp gibi etkili bir yenilikçi, düşünür, dava adamının verdiği yanıt çok önemlidir: “–Yakup Kadri’nin yaptığı gibi...” Gerçekten de Yakup Kadri’nin yapıtlarına dönemin her türlü atılım ve girişimi bire bir yansımaktadır. İktidara gelişi sonrasında yozlaşmaya yüz tutan İttihat ve Terakki’ye Hüküm Gecesi’nin muhalif roman kahramanı Ahmet Kerim üzerinden yönelttiği sert eleştiriler İttihatçıların aynı sertlikte suçlayıcı yargılarıyla karşılaşınca Ziya Gökalp bu kez de onu hakikatin sözcüsü hür eleştiriye örnek gösterir, kurtlar sofrasından çekip alır.

KORKUSUZ VE ETKİLİ AYDIN OLMAK

Romanın sonunda, bir son not olarak yer alan ve belgesel özellikler taşıyan “Genel Merkezde Bir Konuşma” başlıklı sayfalara, çöküş eğiminde azımsanmayacak bir yol kat etmiş bulunan İttihat ve Terakki’nin durumundan rahatsızlık duyan Ziya Gökalp’in sözleri, Talat Paşa’nın Enver ve Cemal Paşalarla ilişkisindeki tutarsızlığını dolaylı da olsa yansıtır. Aslında Enver’in ve Cemal’in kimi ölçüsüz tavırlarına imalı uyarılar getirmeye çalışan Talat pek de etkili olamaz; Cemal’e son söylediğini Gökalp’e aktarır: “Fırkanın içinde bir nefer gibi vazife görmek her şeyden üstündür.”

Bir süre boşluğa dimdik bakarak susan Gökalp, güç işitilecek bir sesle mırıldanır: “Fırkada görülecek çok iş var. ... Cemiyetin harsî tarafını kuvvetlendirmeli...”

Talat ne dese iyi: “Bak bak; nelerden söz açıyor. Olur şey değilsin be hocam! Önce şu teşkilatımızı tamamlayalım da hars mars ondan sonra...”

Gökalp, yine uzun bir sessizlikten sonra, biraz bozuk ama kararlıdır: “Teşkilat... Bu o kadar mühim değil. Teşkilat, kalıptır; binadır, hendesedir. Bu kalıbın içine hangi ruh üflenecek? Bu bina ile ne döşenecek ve ne gibi kimseler yerleştirilecek? Bu hendesenin ispat ettiği dava ne olacak? Asıl mesele bunu tayin etmektir.”

Tartışma uzar gider, ama Gökalp’in tutumu teşkilatı önce sendeletir, sonra güçlü eleştirilerle silkinmeye ve yenilenmeye zorlar.

Günümüzde de sanattan siyasete bütün ortamlarda farklı düşünenlerin üstün gelmeye çalışmak yerine anlamaya ve aşmaya yönelmesi gerekiyor. Ne ki, her ortamda topluluğu ve bireyleri sendeletecek birilerine büyük gereksinme var.