Batı basınının Karındeşen Jackleri

Mehmet Perinçek yazdı...

Batı basınının Karındeşen Jackleri
A+ A-

Mehmet Perinçek

Emperyalist saldırganlık, tarih boyunca kendini meşrulaştırmak için devamlı yalana başvurmuştur. Saddam’ın kitle imha silahlarına sahip olduğu yalanıyla Irak’ı işgal eden Amerika, son olarak Şam hükümetinin kimyasal silah kullandığı propagandasıyla Suriye’ye saldırdı. Bu yalanın kamuoyuna mal edilmesi görevi de Batı basınına verilmişti.

Batı basınının bu türden yalan kampanyasına geçmişte Nâzım Hikmet de maruz kalmıştı. 1959 yılının Nisan ayında New York merkezli “Daily Mirror” gazetesinde Jack Anderson imzasıyla Irak’la ilgili Washington’da topladığı “son haberleri” ele alan bir yazı yayımlanmıştı. “CIA, Kızılların Irak’ı Ele Geçirmesine Karşı Uyarıyor” başlığını taşıyan yazının hangi kaynaklara dayandığını anlamak zor olmasa gerek.

Jack Anderson, yazısında ABD’nin daha bir sene önce Ortadoğu’daki kalesi olarak gördüğü Irak’taki zeminini kaybetmesinden yakınmakta ve klasik, Irak üzerindeki “komünizm tehlikesi” propagandasını yapmaktadır.

IRAK İKTİDARI NÂZIM’IN ELİNDE’

Ancak makalenin bir yeri SSCB Yazarlar Birliği’nin günlük gazetesi “Literaturnaya Gazeta”nın (Edebiyat Gazetesi) dikkatini özellikle çeker. Yazıda adı sanı verilerek somut bir olgudan bahsedilmektedir. Gazetenin muhabiri A. Maksimov’un ifadesiyle bu isim, standart uydurmaların donuk fonunda bir elmas, ustaca bilenmiş bir bıçak gibi parıldamaktadır.

Jack Anderson, 1958 Irak Devrimi’nin lideri Abdülkerim Kasım’ın komünistlere paravan olduğunu ve gerçek iktidarın Nâzım Hikmet’in eline geçtiğini yazmaktadır. Anderson, azılı komünist Nâzım’ın, Bağdat’ta komünist operasyonlar yürütmek üzere 15 yıl sonra demir perdenin dışına ilk defa çıktığını kesin bir dille belirtmektedir.

Sovyet muhabir Maksimov, gazetesinin yakın ilişki içinde olduğu Türk şairle ilgili bu şaşkınlık verici haberi kendilerinin atlamış olmasını affedilemez bir hata olarak değerlendirir. Yazı işlerinden biri, Nâzım Hikmet’in evini aramayı ve ondan bilgi almayı önerir. Maksimov, itiraz eder. Öğrenecekleri bir şey kalmamıştır, “Daily Mirror” her şeyi yazmıştır.

NÂZIM’LA TELEFON GÖRÜŞMESİ

Ama yine de aramaya karar verirler ve aralarında şu konuşma geçer:

Yazı işleri: Nâzım Hikmet evde mi? ‘Literaturnaya Gazeta’dan arıyoruz.

Nâzım Hikmet: Telefondayım. Dinliyorum.

Yazı işleri: Olamaz! Moskova’da mısınız ki?!

Nâzım Hikmet: Tabii ki. Bu sizi neden şaşırttı?

Yazı işleri: Garip, çok garip!.. Ama işte Amerikan gazetesi ‘Daily Mirror’, sizin şuan Bağdat’ta bulunduğunuza dair kesin bilgiye sahip. (Nâzım Hikmet’e Jack Anderson’un kendisiyle ilgili satırlarını okurlar.) ‘Daily Mirror’ hepsini uydurmuş olabilir mi?

Nâzım Hikmet: O kadar da değil! Gerçeklerden hafifçe şaşmışlar. Birkaç bin kilometre kadar. ‘Daily Mirror’ için bu, gündelik bir iş. Görüyorsunuz, bu gazete yarım yamalak öğrenmiş. Iraklı barış taraftarları, kısa bir süre önce gerçekleşen konferanslarına gelmem için bana davetiye gönderdiler. Ben de davetlerine teşekkür ettim, ancak gidemedim, öyle ki doktorlar uçağa binmemi yasakladılar, başka bir ulaşım aracı da beni zamanında yetiştiremezdi. Ben de Irak’ın barış konferansına selamlama mesajı gönderdim. Her zaman imkân olursa memnuniyetle Irak’a giderim.

BİZDEN GİZLEMEYİN!’

Yazı işleri: Yok, ne diyorsunuz, bu çok garip... Bizden gizlemeyin. Yine de siz, Irak’a gidip, şu zamana kadar dönmüş olabilir misiniz? Gittiniz, iktidarı elinize aldınız ve döndünüz mü? Saklamayın.

Nâzım Hikmet: Baskı altında itiraf ediyorum: Pazartesi gerçekten Moskova’ya döndüm, ama... Irak’tan değil, sayfiye evinde Pazar gününü geçirdiğim Peredelkino’dan. Hava çok güzeldi!

Yazı işleri: Konumuzun havayla bir alakası yok! Sizi şöyle bir görsek iyi olurdu, Nâzım Hikmet. Hani denir ya, gözlerimizle görmeden inanmayız. Yoksa siz, Bağdat’tasınız da telefona teypli hızlı çalışan bir makine mi bağladınız...

Nâzım Hikmet: Güvensizliğinizle bana eziyet ettiniz... Pazartesi günü Dünya Barış Hareketi’nin onuncu yılına adanmış tören oturumunda konuşma yapmadım mı! Madem öyle, güzel, yazı işlerine geliyorum!”

İŞKEMBE DEŞEN CEK’İN MÂLUMU OLA’

Ve Nâzım Hikmet, 22 Nisan akşamı “Literaturnaya Gazeta”nın yazı işlerine gider. Artık gazetedekilerin şüphesi kalmaz. Nâzım Hikmet Moskova’dadır! Nâzım, bir de Amerikan gazetesine Türkçe yanda gördüğünüz satırları yazar:

“Bağdat’ta bulunduğum haberi fazlaca mübalağalı. Moskova’dayım. Deyli Mirorcu İşkembe deşen Cek’in mâlumu ola. Nâzım Hikmet.”

Bunun üzerine “Literaturnaya Gazeta”, Nâzım’la yaptıkları telefon görüşmesini ve Nâzım’ın el yazısıyla yazdığı notu ve Rusça çevirisini ertesi gün gazetenin sayfalarında “Suçüstü! Karındeşen Jack ‘Olguları’ İmal Ediyor” başlığıyla yayınlayacaktır. (A. Maksimov, “S Poliçnım! Cek-Potroşitel Sozdayot ‘Faktı’”, Literaturnaya Gazeta, No. 49 (4015), 23 Nisan 1959, s.4.) Gazetenin konuya dair yazının son satırları ise şöyle olur:

“Günümüzün Amerikan gazetelerinin Karındeşen Jackleri, işte böyle ‘olguları’ imal ediyorlar...”

Günümüz Batı basınını takip ettiğimizde o günden bugüne bir şeyin değişmediğini, Karındeşen Jacklerin yine işbaşında olduğunu görüyoruz.

NÂZIM BAĞDAT YOLLARINDA

Nâzım, bir sene sonra Bağdat’ta gerçekleşecek olan Barış Konferansı’na tekrar davetiye alacaktır. Yine doktorlar uçağa binmesini yasaklamıştır. Büyük şair, bu sefer önceden yola çıkar. 1960 yılının Mart sonunda Moskova’dan trenle Varşova, Viyana, Roma üzerinden Napoli’ye gider. Napoli’den de gemiyle İskenderiye üzerinden Beyrut’a geçecektir. Plana göre Beyrut’tan otobüsle Şam üzerinden Bağdat’a varacaktır.

NÂZIM’IN YAYIMLANMAMIŞ YAZISI

Nâzım, bu uzun yolculuğunu ve gezinin sonunda karşılaştığı “sürprizi” 27 Nisan 1960 tarihinde “Literaturnaya Gazeta” için kaleme alır. Ancak tabiri caizse şairin bu uzun yazısı arşive manşet olur ve yayımlanmaz. Rusya Edebiyat Sanat Devlet Arşivi’nde (RGALİ) “Literaturnaya Gazeta” koleksiyonunda yayımlanmamış yazılar dosyasında Ekber Babayev’in Rusçaya çevirdiği daktilo metinini ve aynı arşivde Nâzım Hikmet koleksiyonunda da Türkçe orijinalini bulduğumuz yazıda şair, izleyeceği güzergâhı belirttikten sonra şöyle devam eder:

“Yolculukların tadını yudum yudum, içine sindire sindire çıkarmak isteyenler tireni, vapuru, otomobili uçağa tercih eder. Yolculuğu sırf gözünün, gönlünün zevki için yapıyorsan hatta arabayı, yelkenli gemiyi tirene, otomobile, vapura tercih edeceksin. Ama benim gibi, meselâ Bağdat’ta bir hafta sonra toplanacak Irak Barışseverlerinin üçüncü kurultayına katılmaya gidiyorsan uçağa bineceksin. Binemedin mi biçimsiz sürprizlerle karşılaşabilirsin. Ne tekim öyle de oldu. Uçağa binmek yasağı yüzünden ben... Bu yasak yüzünden başımdan geçeni sırası gelince anlatırım.”

Nâzım, daha sonra Bağdat’a varmak için Avrupa boyunca yaptığı yolculuğu uzun uzun anlatacaktır. Sonunda Nâzım, Napoli’den bindiği gemiyle yaptığı 4 günlük yolculuk sonunda Beyrut’a varacaktır. Karaya çıkmak için pasaport kontrolü sırasında beklerken kolundan biri tutar. Bu, Lübnan’ın önemli mimarlarından ve Dünya Barış Konseyi Prezidyumu üyesi olan arkadaşı Tabet’tir. Kucaklaşırlar. Gemiden inip arabaya birlikte bindiklerinde Nâzım, yazının başında bahsettiği “sürprizle” karşılaşır.

Arabada Tabet’le aralarında şu konuşma geçer:

“- Uçağa binemiyorsun değil mi?

- Binemiyorum.

- Öyleyse Bağdat’a gidemiyorsun.

- Aman.

- Amanı zamanı bu. Beyrut’la Bağdat arasında eskiden işleyen otokarlar artık işlemiyor. Başka kara vasıtası da yok. Deveyle gitmek uzun sürer... Hem Barış davasına kongreye doğrudan doğruya katılmadan burda da yardım edebilirsin. Sıva kolları.”

Bir sene önce olduğu gibi yine Bağdat’a gidemeyen Nâzım, Lübnanlı arkadaşıyla arasında geçen bu diyalogu aktardıktan sonra altında ıslak imzası bulunan yayımlanmamış yazısını şu satırlarla sonlandırır: “Beyrut’ta bahardı. Vaktiyle Beyrut kıyılarına çıkarma yapan Amerikan filosu yine limandaydı. Bu sefer ziyarete gelmiş. Ortadoğu’da, Arap dünyasında halkların baharıydı, emperyalizmin kışını bir daha geri dönmemek üzere silip süpüreceğe benzer bir bahar. Ve Beyrut’un müslüman hıristiyan sosyalist komünist milliyetçi yurtseverleri Ortadoğu’da barışın, milli bağımsızlığın, demokratik hakların korunması, sağlamlaşması için ön saflarda dövüşüyorlardı.

Tabet: En aşağı bir hafta bize lazımsın, dedi.

- Peki, dedim, ne kadar lazımsam o kadar kalırım.”

(Nâzım’ın başlığı bulunmayan yayımlanmamış bu yazısının Türkçe orijinali için bkz. RGALİ fond 2250, liste 1, dosya 148, yaprak 1-11. Rusça daktilo kopyası için bkz. RGALİ fond 634, liste 4, dosya 2679, yaprak 1-11.)