Var olmanın yolu denizlerdedir 1: İlk Mavi Vatanımız: Adalar Denizi

Batı Dünyası tarafından 'yoksullaştırılmak' istendiğini anlayan atalarımız, Çin ticaret yolunu kısmen de olsa kendi coğrafyasına yönlendirme mücadelesine girmeye karar verince, denizcileşme serüvenimiz yeniden başlamış oldu.

11. yüzyılda Anadolu’nun ova ve yaylalarına kolayca yerleşen atalarımızın, Çin ticaret yolunun zorunlu olarak denize indiği Karadeniz ve onun devamındaki Akdeniz kıyılarına egemen olmaları sanıldığı kadar kolay olmamıştır. Bir hatırlatma yapmak gerekirse; Türk geleneğinde kuzey yönü “siyah”; batı yönü ise “beyaz” renkleri ile kodlanır. Bu yüzden atalarımız Anadolu’nun kuzeyindeki “Mavi Vatan”ımıza Karadeniz; “Adalar Denizi” de denilen batıdaki “Mavi Vatan”ımıza “Akdeniz” demişlerdir. Büyük Taarruz’da “İlk hedefiniz, Akdeniz’dir!” diyen Mustafa Kemal Paşa’nın kastettiği ve o dönem “Ege” diye bir kavram kullanılmadığı için, herkesin anladığı şey, esasında son çırpınışlarını yapan emperyalistlerin yaka paça denize atılmaları için ordularımızın Batı Anadolu kıyılarına sevk edilmesidir.

Kanımca;

-Batıdaki denizimize “Ege” yerine, “Adalar Denizi”;

-Güneydeki denizimize ise “Akdeniz” yerine “Güney Anadolu Denizi” demek “Mavi Vatan”ımızı sahiplenmek adına daha doğru olacaktır.

ŞUURSUZ SİYASİ MÜCADELE

Yeniden tarihimize dönelim. Büyük altyapı sorunlarına karşın Batı Anadolu’ya yerleşen Türklere, dünyanın şaşkın bakışları arasında dev bir denizcileştirme adımı attıran ve denizdeki bu olağanüstü güçlenme sayesinde daha 1095 yılında İstanbul’u fethetme -yani, Çin ticaret yolunu ele geçirme- vizyonunu sunan büyük Türk denizcisi, hepimizin bildiği Çakabey’den başkası değildi. Ancak, güç birliği yapmak yerine, siyasi ihtiraslarının esiri olan I. Kılıçarslan’ın Çakabey’i dostça yapılan bir ziyafette öldürmesi, Türk denizciliğinin temellerini dinamitleyen bir aymazlık olmuştur.

Atalarımızın denizden ve uzaktan savunma yeteneğini sıfırlayan bu büyük hata, Katolik dünyasının hırsla giriştiği Haçlı Seferleri’nin daha ilkinde Türklerin Anadolu’dan geri atılması tehlikesine yol açmış; neyse ki, üstün Türk askerî kültürü sayesinde başarılı olduğumuz destansı stratejik savunma, kıyıların uzağında da olsa Anadolu’da tutunmamızı sağlamıştır.

Çaka Bey

KIBRIS LATİN DEVLETİ

Haçlı Seferleri süresince, Anadolu’nun çevresindeki tüm denizlerin kontrolünü ele geçiren Avrupalı Katolik denizci devletlerin ablukası ve yağması altına giren Doğu Romalılarla (Bizanslılar) birlikte sömürülmeye çalışılan bir halk daha vardı: Türkler…

Batı Dünyası tarafından “yoksullaştırılmak” istendiğini anlayan atalarımız, Çin ticaret yolunu kısmen de olsa kendi coğrafyasına yönlendirme mücadelesine girmeye karar verince, denizcileşme serüvenimiz yeniden başlamış oldu. Görüldüğü üzere, I. Kılıçarslan’ın kişisel siyasi hesaplarının kurbanı olan Türk denizciliği, 125 yıl sonra -yani, 1220’lerde- bölgesel bir vizyonla yeni bir başlangıç daha yapmıştır. Bu kararlılıkla, Karadeniz-Akdeniz üzerinden akan doğu ticaret yolunu baypas edecek şekilde Sinop-Antalya arasına güvenli bir kara yolunu (günümüzde Çin’in Kuşak Yol Projesi’ne benzer) eklemleyip Güney Anadolu Denizi’ne çıkışı sağlayan Anadolu Selçuklu Türkleri, Anadolu’nun çevresindeki denizlerde yaşanan Venedik-Ceneviz çatışmalarından da ustalıkla yararlanmasını bilmiştir.

Hem kıyılarını hem de ticaret yollarını tehdit eden Cenevizlilere karşı güçlü Venedik Donanması’nın himayesine katlanmak durumunda kalan Anadolu Selçukluları, zayıf donanması ile denizde durduramadığı Kıbrıs Latin Krallığı’nın Güney Anadolu kıyılarını istila çabalarını karada durdurabilmek için on binlerce şehit vermek zorunda kalmıştır.

Kıbrıs Adası’nın tehdit edici varlığı, Anadolu’yu her zaman için denizde güçlü olmayı zorlamaktadır. Kıbrıs Latinlerinin denizden saldırıları ile oldukça yıpranan Anadolu Selçuklularının Moğol istilası ile yıkılması fazla zor olmamıştır. Benzer güvenlik travmaları yaşamak istemeyen Türkiye’nin gelecekte de Kıbrıs’ı denizden kontrol altında tutması şarttır.

Rodos Şövalyeleri, dönemin deniz teröristi (bir nevi PKK) işlevini görürken; Rodos da âdeta o dönemin Kandil’i olmuştur.

DENİZCİ KATOLİK İTTİFAKI

1243 yılında Moğol istilasının yol açtığı jeopolitik sıkışmanın zorlaması altındaki Anadolu Türkleri, Anadolu’nun batı kıyılarına da yerleşmişler ve Adalar Denizi’ne egemen olan Katolik denizcilerin sömürü hırslarına karşı koyabilmek için hızla denizcileşmişlerdir. 14. yüzyılın ilk yarısında Aydın oğlu Umur Bey önderliğindeki Anadolu Türk Beylikleri, hem kendi aralarında hem de Doğu Roma Devleti ile bölgesel iş birliği yaparak Katolik sömürgecilere karşı verdikleri mücadeleleri, Batı Anadolu kıyılarından Adalar Denizi’nin derin sularına taşımışlardır.

Çin ve Hindistan ticaret yolları üzerinde tüm Akdeniz Havzası’nda yaşanan Venedik-Ceneviz savaşlarının, Adalar Denizi üzerinde bir boşluk meydana getirdiğini ve gittikçe denizcileşen Türklerin bu boşluğu doldurmaya çalıştıklarını fark eden Katolik Kilisesi, bu duruma hibrit yöntemlerle müdahale etme kararı vermiştir. Yani Papalık, Akka’dan çektiği ve geçici olarak Kıbrıs’ta konuşlandırdığı seçkin Saint Jean (Hospitalier) Şövalyeleri’ni 1314 yılından itibaren Rodos merkezli Menteşe Adaları’na (Oniki Ada) yerleştirmiş ve onlar da, kendilerine verilen “Türkleri denizden yıpratma” görevini 200 yılı aşkın bir süre boyunca başarıyla yerine getirmişlerdir.

Rodos Şövalyeleri, dönemin deniz teröristi (bir nevi PKK) işlevini görürken; Rodos da âdeta o dönemin Kandil’i olmuştur. Türkler, 1522 yılında Rodos Şövalyeleri’ni tüm Doğu Akdeniz’den attığında esasında, tüm kara savaş gücünün yüzde 30’unun şehit olması pahasına bu teröristlerden kurtulmayı başarmışlardı. Günümüzde de PKK gibi emperyalizmin hibrit maşalarından kurtulmanın tek yolu, benzer kararlığı gösterebilmek ve dolaysız bir tutumla en güçlü yumruğu vurarak kesin sonuca gidebilmektir. Emperyalizm tetikçiliğini yapan PKK’yı da geçmişteki Papalık maşası Rodos Şövalyeleri gibi ezip geçmek için yine 200 sene beklemeye bence hiç lüzum yoktur.

DEVAM EDECEK... 
Sonraki Haber