Adaletin bu mu dünya!

Tasarruf oranları ülkelerin kalkınmışlık ve refahlarının da öncelikli bir göstergesidir. Bireyler tasarruflarını nakit, banka mevduat hesabı, hisse senedi, altın, kıymetli taş ve mücevher, gayrimenkul, sanat eserleri vb. birçok farklı biçimde değerlendirebilir ve muhafaza ederler. Ancak, banka mevduatı ve hisse senedi gibi finansal piyasalarda değerlendirilen tasarruflar ülke ekonomisi için artı değer ifade eder.

Geçen günlerde, Türkiye’de bankalardaki toplam mevduat ve hesap sayılarıyla ilgili veriler açıklandı. Bildiğimiz ve fakat giderek kötüleşen gelir dağılımının ve toplumsal eşitsizliğin açık bir yansımasıydı bu veriler adeta.

Ancak, hem holding medyası hem de yandaş havuz medyası bu verileri “milyoner sayımız arttı” başlıklarıyla müjde verir gibi sundular yine kamuoyuna.

Gerçekten de milyoner sayımız arttı. Ama bu artışa sevinirken, gelir dağılımında ve onun doğal bir yansıması olan tasarruflardaki fark ve çarpıklığın da aynı biçimde arttığı görüldü bu rakamlarda.

2017 Haziran sonu itibarıyla bankalardaki toplam mevduat, 1.5 trilyon Türk lirası olmuş. Bu miktarın yüzde 53’ü yani yarısından fazlası ise, sadece 128 bin 801 kişinin hesaplarında toplanmış. Halbuki toplam hesap sayısı 77.9 milyon adet.

Mevduat hesaplarında 1 milyon TL ve üzerinde parası olanların sayısı 2016 yılında 105.896 kişiyken, bu rakam 2017 yılının ilk altı ayı sonunda 128 bin 801 kişiye yükselmiş (+12.905). Bu kişilerin toplam mevduat tutarı ise 835.4 milyar TL’ye ulaşmış.

Şimdi madalyonun diğer yüzüne bakalım; 10 bin TL’nin altındaki hesap sayısı 70 milyon kişiyi aşkın olup, bu hesaplarda ortalama sadece 698 TL bulunuyor. 10-50 bin TL arasında mevduat hesabına sahip olanların sayısı ise, 4 milyon kişi civarında.

Anlamlı bir büyüklükte olan 50-250 bin TL arasında mevduatı bulunan kişi sayısı 2 milyon 481 bin 298.

YÜZDE 12’Sİ ORTA GELİRDE

250-1 milyon TL arasında mevduatı bulunan hesap sahibi sayısı ise, 516 bin 991 kişi. 1 milyon TL ve üzerinde mevduatı bulunanların sayısı, yukarıda da belirttiğimiz üzere, 128 bin 801 kişi (bu hesaplardaki ortalama mevduat miktarı ise 6 milyon TL civarında).

Şimdi 50-250 bin TL arasında mevduatı bulunanların “orta gelir grubunu ve orta sınıfı” oluşturduğunu düşünürsek, üst orta ve üst gelir grubunda ise, yani 250 bin TL - 1 milyon TL ve üzeri mevduat sahiplerinin toplam sayısı olan 645 bin 792 kişinin (516.991 + 128.801) tasarruf mevduatları bakımından üst orta ve üst gelir grubunda oldukları sonucuna varılabilir.

50-250 bin TL tasarruf miktarına sahip 2 milyon 481 bin 298 kişinin toplam nüfusa oranı yüzde 12 civarındadır. Orta üst ve üst gelir grubuna giren 250 bin TL ve üzerindeki miktarlarda mevduat hesabına sahip toplam 645 bin 792 kişinin yine toplam nüfusa oranının ise, yüzde 3 civarında olduğu hesaplanmaktadır.

Bu durumda ülke nüfusunun yüzde 12’sinin ise, “orta gelir” grubunda olduğu söylenebilir.

Tabii bu hesaplamalarda bir kişinin birden fazla hesabının bulunabileceğinin de göz ardı edilmemesi gerekiyor.

Ayrıca, tasarruf mevduatlarının ve hesap sayılarının kişilerin servet ve birikimlerini göstermeye yeterli olamayacağı da göz önüne alınmalıdır.

Yastık altından-gayrimenkule, kıymetli taşlardan-altına kadar birçok tasarruf etme ve saklama yöntemi de mevcuttur kuşkusuz ki. Ancak, bankalardaki mevduat miktarları ve mevduat sahipleri sayıları elimizdeki en gerçekçi tahmin verileri olarak düşünülmelidir.

BU POLİTİKALAR TERK EDİLMELİ

Gelir dağılımı ve yaşam standartları kuşkusuz ki -GİNİ Katsayısı ölçümleri- vb. çok daha ayrıntılı ve bilimsel yöntemlerle ölçülebilir, ölçülüyor da.

Ama sadece tasarruf miktarları ve mevduat sahiplerinin sayısı ile bunların dağılımı bile bize toplumun yüzde 3’ünün zengin, yüzde 12’sinin ise, üst ortahali vakti yerinde olduğu bilgisini vermeye yetiyor.

Sorun, geriye kalan toplumun yüzde 85’ini oluşturan büyük çoğunluğun durumu.

Bu manzara esasında, dünya genelindeki benzer bir eğilimi hatırlatıyor bize.

Dünyada 1 milyar doların üzerinde servet sahibi olanların, dünyadaki toplam servetin yaklaşık yarısına sahip oldukları, dünya nüfusunun yüzde 70’inin ise, toplam servetin ancak yüzde 3’üne sahip olduğu bildiğimiz bir gerçektir.

Ancak, demokrasisi ve ekonomisi gelişmiş ülkelerdeki sınıf farklılıkları ve gelir uçurumu, bizim gibi -gelişmekte olan ama bir türlü gelişemeyen- ülkelere nazaran çok daha iyi durumda.

Türkiye’de ise, en zengin yüzde 10’luk kesimin toplam kullanılabilir gelirden aldığı pay, en fakir yüzde 10’luk nüfusun aldığı payın yaklaşık 14-15 kat daha fazlası maalesef.

Toplumsal adalet, refah, istikrar, sosyal barış ve fakirlikle mücadele böyle bir gelir ve refah yelpazesinde ne yazıkki sağlanamaz, sağlanamıyor da.

Çözüm, üretimden istihdama, eğitimden yatırıma kadar her alanda akılcı, sosyal adaletçi bir anlayışla, altta kalanın canının çıktığı, vahşi-neoliberal politikaların bir an önce terk edilmesinden geçiyor.