Agop Dilaçar (Martayan)

İlk eğitimini Gedik Paşa Protestan Kilisesindeki anaokulunda yapan Agop, böylece İngilizce ile de tanışmış oldu. Evde annesinden Ermenice öğrenirken sokakta da Türkçe öğreniyordu. İlkokulu ve ortaokulu yine bu yöredeki misyonerlerin açtığı Amerikan okulunda okur.

Bu dönemde İngilizcenin yanı sıra Rumca ve İspanyolca da öğrenmeye başlar. Öte yandan okulda yayınlanan haftalık okul dergisinde yönetici yazar olarak görev alır. 1910 yılında Amerikan (Robert) Koleje kaydını yaptırdı. Okuyan ve araştıran bir genç olarak göze çarpan Agop, bir yandan da Latince, Yunanca ve Almanca öğrenmeye çalışmaktadır. Okulda okuyan yabancılardan dil öğrenmeye çalışır. Rusça ve Bulgarca ile ilgili ilk bilgileri de böylece edinir.

Okul dışında da çeşitli etkinliklerde bulunur. Örneğin Boyacı köy İlerici Ermeni Derneği ve kitaplığı Agop’un girişimleri sonucu kuruldu. Öte yandan “Jamanak”, “Püzanston” gibi Ermenice yayınlanan gazetelerde yazıları çıkmaktadır. Tevfik Fikret’e hayrandır. Tevfik Fikret’in son derslerini izleyen üç öğrenciden biridir.

Agop Martayan, Robert Koleji New-York Bilim Ödülünü alarak bitirir (1915) . Mezuniyetinden iki gün sonra askere alınarak, yedek subay olarak Diyarbakır’daki 2. Orduya gönderilir. Buradan Kafkas Cephesine verilir. Savaşta yaralanır. Gösterdiği başarılardan dolayı madalya verilir. Bu arada cephedeki Alman subaylarına Türkçe öğretir. Alman Subayların elinde J.Németh’in “Türkische Grammatik”i vardır. Martayan bu kılavuz kitap yardımıyla Alman subaylara Türkçe öğretmede başarılı olur. Bu sırada Osmanlı ordusundaki azınlık subaylarının artan firarları karşısında Genel Komutanlık azınlık subaylarının Kafkas cephesinden güneye, Suriye cephesine gönderilmesini emreder. Azınlık subayları mevcutlu olarak Güney Cephesine gönderilirler. Komutanlarınca sevilmesine rağmen Martayan da bu uygulamadan muaf tutulamadı. Ancak onu kırmamak için yanına güvenliği için iki er verirler. Martayan Halep’e varınca bu askerler geri dönerler.

MUSTAFA KEMAL İLE KARŞILAŞMASI

Halep’e ulaştığında çok yorulmuştur. Bir otele yerleşip dinlendikten sonra, ertesi günü 7. Ordunun karargâhının bulunduğu Şam’a gitmeyi düşünür. Otele giderken bir Türk subayının gözetiminde esir İngiliz subaylarından bir Hintli albay ona yaklaşarak yardım ister. İngiliz subay salçalı yemekleri yiyemediklerini ve onlara kuru yiyecekler vermesi için başlarındaki Türk subayı ile konuşmasını ister. Martayan bu dileği yerine getirir ve oteline gider. Gece yarısı bir inzibat subayı ile iki süngülü er onu uyandırıp tutuklu olarak merkez komutanlığına götürürler. Tutuklu İngiliz subayı ile ilişki kurmaktan gözaltına alınmıştır. Gerisini Agop Martayan’dan dinleyelim: “Sonra beni Halep’ten Şam’a gönderdiler. Çünkü 7. Ordu Kumandanlığının merkezi orası idi. Beni orada kumandanın odasına soktular. Yanımda süngülü bir nöbetçi vardı. Cebimden aldıkları kitap ve ilmühaber, belimden aldıkları tabanca da bir inzibat yüzbaşısının elindeydi. Kapı açıldığında baktım içeride mirliva (tuğgeneral) rütbesinde bir paşa oturuyordu. İnzibat yüzbaşısı, casus diye verilen raporu paşaya arz etti. Paşa raporu okudu, sonra bana baktı. “Nasıl oldu da sen kaçmadın?” dedi. Ben de birden bire köpürdüm, dayanamadım, “Kaçmadığıma teessüf ediyorum” dedim. “Ben” dedim, “bu vatan için kan dökmüşüm, bu madalya sahte değil”. Madalyanın kurdelesi vardı göğsümde. “ Kafkas Cephesinden kaçmayan, herhalde Şam sokaklarından kaçacak değildir, dedim. “Emir buyurun, süngüyü çıkarsınlar.”

“Yüzbaşı bir tarafa çekildi, çünkü o paşa tabancasını çekip beni vurabilirdi. Değil bir mirliva, bir binbaşı dahi vurabilirdi beni. Fakat paşa temkinli davrandı, düşündü, askere emir verdi. “Süngüyü çıkar” dedi. Süngü çıkarıldı. Paşa yüzbaşıyı çağırdı. “Nesi varsa şu masanın üzerine koy bakalım” dedi. Oraya konan şeyler şunlardı: Tabancam, ilmühaberim, bir de şu gördüğünüz kitap. Bu kitabın ikinci baskısı. “Türkische Grammatik”, yani “Türkçe Gramer”. Ben Diyarbakır’da iken, orada bir Alman nakliye taburu vardı. Oradaki subaylara Türkçe öğretiyordum bu kitaptan. Kitabı kendileri Almanya’dan getirtmişler, bir tane de bana vermişlerdi. Paşa yüzbaşıya “Buyurun çıkın” dedi. Yüzbaşı çıktı. Paşa ayağa kalktı. Bana dönerek “Anlat bakalım, bu iş nasıl oldu?” dedi. Ben de olduğu gibi anlattım. “Sen, Halep’teki, seni tevkif eden paşayı kötülüyorsun ama o haklıydı” dedi. Daha yanaştı, bana parmağıyla dokunarak “Ama ben seni anlıyorum, sen gençsin”, o zamanın tabiriyle “Sen ihtiyat zabitisin (yedek subaysın). Sen daha askeri kanunları okumamışsın; esirlerle temas etmek yasaktır” dedi.”

“Sonra “Otur bakalım” dedi, beni oturttu. Tabancamı verdi. İlmühaberimi verdi. Bu kitabı gözden geçirdi. İlk defa olarak Latin harfleriyle yazılı Türkçeyi burada gördü Atatürk. Türkçe yani bugünkü harflerimiz değil, ama ona yakın harfleri. Atatürk’ün dikkatini çekmişti kitap. Orduda hem de savaş içinde kitap taşıyan subay pek bulunmazdı. O nedenle hem subaya hem de kitaba özel bir ilgi gösterdi. Kitabın yazarını tanıyıp tanımadığını sordu Agop Martayan’a. Martayan kitabın yazarını kimi yazılarından tanıdığını, Macarların genç Türkbilimcisi J. Németh olduğunu söyledi. Atatürk daha sonra kitabı incelemeye koyuldu. ‘Die Shrift’ başlığıyla verilen çevriyazı dizelgesine bakarken Martayan’ın yardımını istedi.

LATİN ALFABESİ İLE TÜRKÇE

Bu dizelgede eski harflere (Arap harflerine) karşılık olarak verilen ses imlerini birer birer ele alıp tartışmışlardı. Kimi duraksamalarda, Martayan başka dillerden örnekler vermiş, açıklamalarda bulunmuştu. Karşılıklar genellikle iyi verilmişti. Bu yazarın Türkçeyi iyi bildiğini gösteriyordu. Kitap üzerinde çalışırken ‘Einleitung’ başlığı altında verilen bilgiler arasında kalınca dizilmiş şu sözcükler dikkatini çekmişti Mustafa Kemal’in. Burada yazar Türkçeyi üç bölümde ele alıyordu. Kaba Türkçe, orta Türkçe, fasih Türkçe. Mustafa Kemal böyle bir bölümlenmeye tepki gösterdi. Özellikle ‘kaba Türkçe’ lafını çok yadırgamıştı. Mustafa Kemal yazarın neye dayanarak bu ayrımı yaptığını Martayan’a sordu. Asteğmen Martayan bu terimleri açıklayan bölümü kolaylıkla çevirmişti. J. Németh şunları söylüyordu : “ Kaba Türkçe, toplumun büyük kesiminin konuştuğu yalın Türkçedir. Orta Türkçe, bundan daha zordur. Aydın kesimi konuşur. Birçok Farsça sözlük içerir. İnce bir konuşma ve yazın dilidir. Yabancı dilbilgisi kurallarını almış, uzun cümlelerden kurulu yazışma dilinden daha kolaydır. Fasih Türkçe, yüksek Türkçedir. Dilbilgisi kuralları dışında söz varlığında Türkçe öğe oldukça azdır. Bu koşullar altında eğitilmemişlerin, iyi eğitilmiş kültürlü kesimin dilini anlayamamaları doğaldır. Son zamanlarda dili her aydının anlayabileceği duruma getirebilmek için çalışılmaktadır.” Mustafa Kemal başta bu deyimlere içerlemişti. Ama açıklamaları dinleyince yazara hak verdi. Okudukları ders kitaplarında da buna benzer ayırımlar yapıldığını hatırladı. Asteğmen Martayan’a buna bir son vermek gerektiğini söyleyerek görüşünü şöyle açıklamıştı; “Bu ayırımlar kalkmalı, bunlar birbirine yaklaştırılmalıdır; genel dili, gazete dilini yalnız aydınların değil, köylünün, kentlinin anlayabileceği bir duruma getirilmelidir.”

Ondan sonra “Şam’ı biliyor musun?” dedi. “Şam’ı Paşam bilmiyorum” dedim. “Biraz gez de gel” dedi. “

“İlmühaberim cebimde idi. Yani firar da edebilirdim. Çünkü ben daha oraya kaydedilmiş değildim. Tam kapıdan dışarı çıkarken arkamı döndüm. Paşa “Gel bakalım, senin üstün başın perişan” dedi. Yırtık pırtık şeyler gördü arkamda. Hemen kartını çıkartıp bir şeyler yazdı: “Bu mülazım efendiyi giydiriniz ve tabldotunuza dâhil ediniz”.

“Ben de teşekkür ederek çıktım, tabldota gittim, orada kaldım. Bir terzi geldi ölçümü aldı. Bir berber geldi, beni tıraş etti. Birkaç gün sonra yeniden karargâha gittim. Kumandanı aradım. Kapıyı açınca beni gördü. ” Aaaa, çok yakışıklı olmuşsun. Hala kaçmadın mı?” dedi bana. Şakalaştı. İşte o paşa Mustafa Kemal’miş. Ondan sonra, o paşa Atatürk oldu.” (Hıfzı Topuz, Konuklar Geçiyor, İstanbul 1975, Gerçek Yayınları, s. 84-85)

Bir rastlantı sonucu karşısına çıkarılan asteğmen Martayan’la yaptıkları bu söyleşi Atatürk’ü oldukça etkilemişti. Daha da önemlisi, Türkçenin Latin harfleriyle yazılışını ilk defa görüyordu. Daha önce, 1911’de Kudüs’te, Musevi dilci Elizer Ben-Yehuda ile Latin alfabesinin kullanılması konusunu tartışmıştı. (Uluğ İğdemir, Atatürk’ün Yaşamı, Ankara 1980, TTK Yayınları, s.23) Ama Latin harflerinin Türkçeye uygulanmasını ilk görüyordu. Bu görüşme ve J. Németh’in yazdığı gramer kitabı Mustafa Kemal Paşa’yı çok etkilemişti. 7-8 Temmuz 1919 günü sabaha doğru, “Zaferden sonra yapılacak işlerden beşincisi olarak, Mazhar Müfit Kansu’ya şu sözleri yazdırmıştı: “Latin hurufu kabul edilecek” (Mazhar Müfit Kansu, Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber, Ankara, 1966, TTK yayınları, s. 131)

1928 yılında Latin harflerinin kabulüyle “Zaferden sonra yapılacak İşlerin beşincisi de gerçekleştirilmişti. Artık okuma-yazma öğrenmek daha kolay hale gelmiş ve gazeteler halkın anlayabileceği bir dille çıkmaya başlamıştı.

Şimdi sıra J.Németh’in söz konusu yaptığı “kaba Türkçe”, “orta Türkçe” ve “fasih Türkçe” diye adlandırdığı ayrımların ortadan kaldırılmasıydı. Bunun için Türkçenin halkın anlayacağı şekilde yazılmasını sağlayacak ulusal bir dil haline getirilmesi gerekiyordu. Bu amaçla Atatürk tarafından 1.Türk Dil Kurultayı toplandı.

Bu Kurultay’da okunacak bildiriler arasında Agop Martayan’ın da bildirisi vardı. Martayan o sırada Bulgaristan’da Sofya’daki bir Üniversitede eski doğu dillerini okutan bir öğretim üyesiydi. Ayrıca Türkçe ile ilişkisini kesmemiş, Türkçe üzerine incelemeler de yapmaya devam ediyordu. Martayan’ın gönderdiği bildiriyi okuyan Atatürk, Martayan’ın Kurultaya çağrılmasını istedi.

Atatürk’ün çağrılısı olarak Kurultaya katılmak üzere İstanbul’a gelen Agop Martayan hemen Dolmabahçe Sarayına götürülür. Atatürk’ün huzuruna ikinci çıkışıdır bu. O anı Cahit Külebi’ye şöyle anlatıyor: “ On altı yıl sonra Atatürk’ün huzuruna çıktığımda, O yurdumuzu düşmandan kurtarmış, devletin başına geçmiş, yeni harflerimizi kabul ettirmiş ve ulusu kültür alanında da yükselme yoluna koymuş bulunuyordu. Atatürk kendisi için geniş bir kitaplık kurdurmuş, aydınları çevresinde toplamış ve ulusal eksikliklerimizi incelemeye koyulmuştu. Bu eksikliklerden en heyecanlı konuların tarih ve dil alanında bulunduğu şüphe götürmez. Hele bir devlet başkanı için bu gerçek, bir kat daha heyecan verici.” (Cahit Külebi, ‘Dilaçar’ Cumhuriyet 22 Eylül 1979)

Görüşmeden sonra 26 Eylül 1932 günkü Cumhuriyet gazetesinde şunları söylüyor : “ Dolmabahçe Sarayına girdiğim dakikadan itibaren kelimenin tam manasıyla demokratik bir muhite girdiğimi hissettim. Yani, kendimi kendi evimde zannettim. Gazi Hz. muhatapları üzerinde çok derin bir tesir bırakmaktadır. Bir ilim adamı sıfatıyla diyebilirim ki, Gazi Hz. Türk dilinin ilmi bütün inceliklerine nüfuz etmiş bulunmaktadır.”

Soyadı Kanunu çıktığında, Agop’un Martayan olan soyadı bizzat Atatürk’ün önerisiyle Dilaçar olarak değiştirildi. O Atatürk’ün Dilaçar’ıydı. Kışın Çankaya Köşkünde, yazın Dolmabahçe Sarayında Atatürk’ün sofrasında dil tartışmalarının değişmez konuklarındandı. Türk Dil Kurumunda Baş Uzman olarak görevlendirilmişti. Ama Atatürk’ün nezdinde bir Baş Uzmandan öte bir şeydi. Mustafa Kemal Atatürk’ün çok büyük önem verdiği Dil ve Tarih çalışmalarında en önde mücadele eden ve Türk diline çok büyük hizmetleri olan bir dil bilimciydi. Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatının son dakikalarında görüşmek istediği Türk Dil Kurumunun yöneticileri içinde Agop Dilaçar da vardı. Ama ne var ki huzuruna vardıklarında Atatürk komaya girmişti. Bu nedenle görüşemediler. Biraz kendine gelince sadece Hasan Reşit Tankut’la görüşmüş ve son sözleri şu olmuştur: “ Arkadaşlara selam; sakın… Dil çalışmalarını gevşetmeyin.” (Hasan Reşit Tankut, Atatürk’ün Dil Çalışmaları, Atatürk ve Türk Dili, Ankara 1963, TDK Yayınları: 224, s.115)

Atatürk’ün ölüm döşeğinde bile düşünmeden edemediği, Türk Dilini Türk Devrimi doğrultusunda geliştirme çalışmalarına Agop Dilaçar bütün gücüyle katılmış ve bu yolda verilen büyük çabalara büyük katkılarda bulunmuştur. O güne kadar Atatürk’ün Dilaçar’ı olan Agop, artık Türk Dil Kurumunun Dilaçar’ı olmuştur. 1. Kurultayın 40. Yılında: “Kırk yıl sonra, 26 Eylül 1972. Yine bir Kurultay yılı yaşamakta, bir dil bayramı kutlamaktayız. Kırk yıl önceki günleri özlemle anıyor, o coşkuyu yine yaşıyorum. Dil işlenerek gelişmiş, geniş ölçüde arıtılmış, yeni kuşaklara mal olmuştur. Atatürk’ün yadırgadığı ‘fasih Türkçe’, ‘orta Türkçe’, ‘kaba Türkçe’ ayrılığı yok olmuş; herkes, kentlisi de, yaşlısı da, genci de yayınlarımızın, yazarlarımızın, gazetelerimizin dilini anlıyor.

“Yararlı, olumlu yeniliklerimizin arkasında hep Atatürk’ü gördüğüm gibi, hele bugün kırkıncı yılımızda, birer birer bütün yeni sözcüklerimizin arkasında O’nun gölgesini görüyorum” (Agop Dilaçar, Kırkıncı Yıl Açısından, TD c XXVI/251, Ankara 1972, s. 392-395)

Dilaçar, ömrünün sonuna kadar Türk Dili üzerine çalışmalarını sürdürmüş ve Türk halkının milletleşmesine dil çalışmaları alanında büyük katkılar sunarak hizmet etmiştir. 12 Eylül 1978 yılında 84 yaşındayken Cerrahpaşa Hastanesinde yaşama veda eden Agop Dilaçar, Ermeni mezarlığında toprağa verilmiştir.