16 Haziran 2024 Pazar
İstanbul 29°
  • İçel
  • Şırnak
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Şanlıurfa
  • Çorum
  • İstanbul
  • İzmir
  • Ağrı
  • Adıyaman
  • Adana
  • Afyon
  • Aksaray
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Ardahan
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bartın
  • Batman
  • Bayburt
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Düzce
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gümüşhane
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Hakkari
  • Hatay
  • Iğdır
  • Isparta
  • Kırşehir
  • Kırıkkale
  • Kırklareli
  • Kütahya
  • Karabük
  • Karaman
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kilis
  • Kmaraş
  • Kocaeli
  • Konya
  • Malatya
  • Manisa
  • Mardin
  • Muş
  • Muğla
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Osmaniye
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Uşak
  • Van
  • Yalova
  • Yozgat
  • Zonguldak

Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre - 2

Hakan Topkurulu

Hakan Topkurulu

Gazete Yazarı

A+ A-

Ekonomi biliminin gerçek tarifi “üretme ve üretileni bölüşme yöntemleri bilimidir.” Üretenler, bir önceki yazıda anlattığımız gibi halk sınıflarıdır: İşçi, çiftçi, sanayici ve tüccar. Bu sınıflar üretime katkıda bulundukları ölçüde tarih tekerleğini ileriye doğru döndürürler. Tarih tekerleğinin önünde engel olan sınıflar ise devrimler ile tasfiye edilir. Tarih boyunca köleci Yunan ve Roma hakim sınıfları, feodal Avrupa derebeyleri ve Doğu imparatorlukları tasfiye edilen bu sınıflardandır.
Bugün tarihin önündeki engel emperyalist-kapitalist sınıflardır. Onun için yeni çağda, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerici sınıflar (tüm burjuva sınıflar değil) emperyalizmin temsilcisi olan sınıflardır. Özellikle gelişmekte olan ülkeler burjuvazisi, hala üretken ve tarihin tekerleğinin dönmesine engel değil, üretici güçlerin gelişmesine yani tarih tekerleğinin ileriye doğru dönmesine destek olan sınıflar kapsamındadır ve halk sınıfları arasında yer alırlar.
Buradaki soru şu: Sanayici, tüccar ve çiftçinin üretimini artırması için gereken desteği teşvikler, ucuz girdiler vs. ile sağladık. Peki dördüncü üretici sınıf olan emekçinin üretimi artırma konusunda görevi nedir?
Biz diğer üç üretici sınıfı desteklemek için verimliliği artırmayı esas aldık. Sağlanan her teşvik, sağlanan her ucuz girdi aslında rahat üretim yapma koşullarının sağlanmasıdır.
Emekçinin emeğinin karşılığının tamamını alması ancak bu yazının başlığının gerçekleşmesi ile mümkün olur. Başlık neydi: Herkesin yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre. Bu gerçekleştiğinde emekçi emeğinin karşılığını tam olarak alır. Bunun yerine ücret ödendiği sürece emekçinin emeğinin bir kısmına başkalarınca el konuyor demektir.
Bu el koyma aslında kilit sorudur. Çünkü gelişme, kalkınma, refah ancak emekçinin ürettiğinin bir kısmına el konarak mümkündür. Burada önemli soru bu artı değere kimin el koyduğudur. Tarih boyunca emekçinin ürettiği değerin bir kısmı, kendisine verilerek diğer kısma el konulmuştur. Üretici güçlerin gelişmesinin temel kaynağı ve dayanağı budur. Toplumsal tasarruf denilen de aslında budur. El konulan bu kısım yatırımlara dönüştürülerek üretici güçler geliştirilir.
Sosyalizm aslında emeğin ürettiği değerin bir kısmına el konularak üretici güçlerin devlet tarafından toplum yararına geliştirilmesidir. Yani sosyalizmde de emeğin bir kısmına el konulacak, el konulan bu kısım yatırıma dönüştürülecektir. Devletin ekonomide lokomotif olması ve ekonominin temel amacının sadece büyüme değil kalkınma olması da burada önemlidir.

LOKOMOTİF, DEVLET Mİ, ÖZEL SEKTÖR MÜ?

Burada göz önünde bulundurulması gereken en önemli konu, ekonominin gelişmesinin, üretici güçlerin gelişmesinin yolunu açarken lokomotif olarak neyi öne alacağımızdır. Orada da Vatan Partisi diğerlerinden farklı bir yol önermektedir.
Lokomotif bugünkü iktidar ve muhalefetin özel sektör seçeneği yerine, kamu yani devletin yatırımlarının artık kalkınma planlarında motor (itici ya da çekici güç) olarak tercih edilmesidir.
1930’lu yıllardan itibaren tarih, gelişmekte olan ülke kalkınmasının ancak kamu yatırımları ile sağlanabileceği gerçeğini su üstüne çıkarmıştır.
1950’li yılların ABD politikalarının, dolayısıyla emperyalist sistemin temsilcisi rolüne giren Celal Bayar’ın İktisat Vekili (bakanı) olduğu 1936 yılında “gelişmeyi özel sektöre bıraksaydık 2 asır beklerdik.” sözü çok öğreticidir.
Cumhuriyetin ilan edildiği ve Türkiye Cumhuriyeti’nin fiilen başladığı 1923 yılından 1930 yılına kadar özel sektörü destekleme politikalarının işe yaramayıp, 1930’lu yıllardan itibaren önce kurucu parti CHF Nizamnamesi’ne, 1937 yılında da anayasaya giren “devletçilik” ilkesinin ekonomik politika olarak temel alınması da sadece bir tercih değil, tarih tekerleğini ileriye doğru döndürmek isteyenlerin zorunlu olarak tespit ettiği politikadır. Elde edilen kaynakların zorunlu olarak tüketime (cari harcamalar) harcanacak kısmı hariç tüm kaynaklar yatırıma yönlendirilecektir.
Türkiye’yi “orta gelir tuzağı” denilen azgelişmişlik tuzağından kurtarmanın ekonomik yolu budur. Tabiki siyasi yönü emperyalizmin baskı ve tahakkümünden kurtarmaktır.

emperyalizm Kapitalizm ekonomi İşçi Çiftçi