Atatürk'ten çok Atatürkçü olanlar

Aydınlık Montrö Sözleşmesi ile ilgili Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Mahmut Esat Bozkurt’un görüşlerini manşet yapınca “Atatürk’ten çok Atatürkçü” olanlar telaşa kapıldı.

Atatürk, sözleşmenin imzalanmasının ardından Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’a çektiği tebrik telgrafında Montrö sözleşmesini “makul ama parlak değil” diye nitelendiriyor.

İTALYA İDDİASI

Bunun üzerine Cengiz Özakıncı sosyal medya üzerinden, Mehmet Ali Güller de Cumhuriyet’te Atatürk’ün Montrö’yü “parlak bulmama” nedeninin “İtalya’nın sözleşmeyi imzalamaması” olduğunu iddia ettiler. Onlara göre İtalya Montrö’yü iki yıl sonra imzalayınca “parlaklık” da böylece sağlanmış olmuş.

Özakıncı ve Güller iddialarına herhangi bir kanıt sunamadılar. Çünkü öyle bir kanıt yok. Çünkü ne Atatürk’ün ne İnönü’nün ne de Aras’ın bu yönde bir beyanları yok. Olması da beklenemez. Çünkü Türk ordusu Montrö imzalanır imzalanmaz boğazlara yerleşmiş ve çok uluslu boğazlar komisyonu da anında lağvedilmiştir. İtalya’nın imzalamamasının hiçbir hukuki ve fiili karşılığı olmamıştır.

Montrö Sözleşmesinin 27. Maddesinde “İşbu Sözleşme, yürürlüğe girişinden başlayarak, 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Andlaşmasını imzalamış her Devletin katılmasına açık olacaktır.” ifadesi yer almaktadır. Buradan sözleşmenin İtalya imzalasa da imzalamasa da yürürlüğe girdiği ve İtalya’nın herhangi bir zamanda sözleşmeye katılabileceği sonucu açık biçimde ortaya çıkmaktadır. Sadece bu madde bile Atatürk’ün “parlaklık” ile ilgili endişesinin İtalya olmadığını göstermektedir.

İtalya’nın 1935-36 Habeşistan işgalinin ardından Milletler Cemiyeti’nin bu işgale tavır alması ve peşinden kurulan Akdeniz Paktı, İtalya’yı Montrö’yü ilk aşamada imzalamamaya itmiştir. Ayrıca İtalya, Montrö’nün hem İngiltere hem de Sovyetler Birliği’nin lehine olduğunu değerlendirmiş ve İngiliz-Sovyet bloğunun kendisini Akdeniz’de tecrit edeceğini düşünmüştür. Kimi yorumcular İtalya’nın imza tavrını, Habeşistan’daki varlığının Türkiye tarafından tanıması karşılığında elde tutulan bir koz olarak değerlendirmektedir. Türkiye ise bu işgali hiçbir zaman tanımamıştır.

Yine de Ankara, Roma ile teması sürdürmüş ve İtalya iki yıl sonra sözleşmeyi imzalamıştır. Üstelik Atatürk’ün Mussolini’nin imzasını bir sözleşmenin parlaklığı için kıstas alacağını düşünmek her şeyden önce Atatürk’ü küçülten bir yaklaşımdır. Ayrıca Atatürk’ün Mussolini’ye olan mesafesi de düşünüldüğünde bu iddianın tarihsel olarak ayakları havada kalmaktadır.

“FEDAKÂRLIK”

Atatürk’ün Montrö’yü parlak bulmamasının nedeni olarak İtalya’nın imzalamamış olmasının gösterilmesi dayanaksızdır. Zaten Atatürk, Aras’a telgrafında şu ifadeleri kullanmaktadır:

“Tebrik ederim; Montreux (Montrö) Konferansı'nı pek parlak demeyeceğim, makul neticelendirebildiğinden dolayı. Ümit etmek isterim ki, dünya medeni ve insani âlemi bizim Türklük namına aldığımız uysallığı, fedakârlığı takdir edeceklerdir. Yukarıda vermek istediğim parlaklığı, bu muvaffakiyetinizi zafer haline getirecek bundan sonraki yüksek neticeler almanıza saklıyorum.”

Atatürk’ün kendisi sözleşmeyi neden “parlak” bulmadığını bu telgrafta açıkça ifade etmektedir. Atatürk Türkiye’nin sözleşme ile “uysallık ve fedakârlık” sergilediğini belirtmektedir. Gerçekten de 1923 Boğazlar Sözleşmesine göre çok büyük ilerlemeler sağlasa da Montrö ile Türkiye’nin tam egemenliği sağlanmamıştır. Dünyaya deniz yoluyla çıkışları Boğazlar olan Karadeniz’e kıyıdaş ülkelerin menfaatleri başta olmak üzere dünya ticaretini de gözeterek Türkiye, kendisiyle ilgili kimi yetki kısıtlamalarını kabul etmiştir. Atatürk’ün “fedakârlık” dediği budur. Atatürk’ün her şeye rağmen sözleşmeyi “makul” bulması, hem dönemin ihtiyaçlarına cevap vermesinden hem de 1923 düzenlemesinin çok çok ilerisinde olmasındandır.

Montrö’nün yurtta coşku ile karşılanması, dönemin gazetelerinin Montrö’yü zafer olarak nitelendirmesi ve Atatürk’ün halka açık çeşitli konuşmalarında sözleşmeyi övmesi son derece normaldir. İki açıdan normaldir. Hem boğazlar konusunda çok önemli bir sıçrama olması gerçeğinden dolayı hem de bir yönetimin kendi anlaşmasını kamuoyu önünde övmesinin işin doğası gereği olmasından ötürü. Bizim de katıldığımız bu övgü tek başına hiçbir şeyi kanıtlamamaktadır.

Türkiye’nin sözleşmeyi 20 yıllık olarak tasarlamış olması da bu “parlaklık” tartışması ile ilişkilidir. Genç Cumhuriyet ve Atatürk 20 yıl sonra daha güçlenecek bir Türkiye’nin daha iyi bir Boğazlar düzeni kurabileceğini düşünmüş olmalıdır. Yoksa neden sözleşme bir müddetle sınırlandırılmış olsun?

EGEMENLİK SÖZLEŞME İLE SAĞLANMAZ

Sayın Osman Paksüt’ün Aydınlık’ta yayınlanan ve ezber bozan makalesinde belirttiği gibi, “Sözleşme, Türkiye’ye yeni bir kara veya deniz alanı üzerinde egemenlik vermiş değildir. Türkiye’nin boğazlar ve Marmara üzerinde zaten var olan egemenliğini teyit etmiştir.”

Türkiye’nin Boğazlar üzerindeki egemenliğini Montrö’ye bağlamak ve “Montrö giderse Boğazlar gider” evhamına kapılmak ya cehalet ya tutuculuk ya da akıl almaz bir kara propagandadır. Sayın E. Amiral Cihat Yaycı’nın belirttiği gibi “Egemenliğimizin sadece Montrö ile kâim olduğu yolunda bir görüş hasımlarımızca dahi dile getirilememiştir.”

Çünkü Montrö’yü imzalayan taraflardan biri sözleşmeden çekildiğinde Montrö sözleşmesi fesh oluyor. Yani örneğin Japonya, ABD, Yunanistan, Romanya ya da herhangi bir imzacı devlet Montrö’den çekildiğinde Montrö tarihe karışıyor. Demek ki Montrö’nün varlığı tek başına sizin elinizde değil. Devam edip etmeyeceği kararını sizin veremeyeceğiniz bir sözleşmeye kendi egemenliğinizi bağlı saymak ancak düşman propagandası olabilir. Maalesef bilerek ya da bilmeyerek bu propagandayı yapan çok sayıda aydın bulunmaktadır. Türkiyeci tavır şudur: Montrö olsa da olmasa da Boğazlar’da Türkiye Cumhuriyeti egemendir. Tıpkı bütün kara parçalarımızda ve Mavi Vatan’da olduğu gibi.

Bu nedenle Sayın Doğu Perinçek’in egemenliğimizi Montrö’ye bağlayan cahilane görüşleri “Montrö yobazlığı” olarak nitelendirmesi çok ama çok yerindedir.