Batı’nın manevi ajanları

Rahmetli Attila İlhan, “Türk Aydını Batı’nın manevi ajanıdır” demişti. ‘Hangi Batı’ adlı kitabında Atatürk’ün bir önemli tespitine yer verir. Atatürk, “Münevverlerimiz (aydınlarımız) belki bütün cihanı tanır, lâkin kendimizi (kendi milletimizi) bilmez.” demişti. Şimdi bu ifadelerden şöyle bir toptancı çıkarım yapmak doğru olur mu? “Türk milletinin tüm aydınları Batı’nın ajanıdır” veya Türk milletinin tüm aydınları, “cihanı tanır ama kendi milletine yabancıdır” denilebilir mi? O vakit Attila İlhan’ı, Atatürk’ü ajan ve milletine yabancı olarak mı kabul edeceğiz? Tabi ki hayır. Dikkat çektikleri ve uyarıda bulundukları husus, birçok ‘Türk aydınının’ Doğu’ya, İslam âlemine, Doğu’nun insanına milletlerine yabancı, sorgusuz sualsiz Batı hayranı bir güruh olduklarıdır.

Arap düşmanlığının tarihi nedenlerini, İttihat ve Terakki Cemiyetini oluşturan Türkler, Araplar, Kürtler, Çerkezler, Ermeniler ve daha niceleri arasında zuhur eden kavgaların sebebini ve Türk-Arap ilişkilerine etkilerini, İngilizlerin, Amerikalıların, ülkemizdeki Sabatayistlerin, İsrail’in ve uluslararası mason localarının Türk medyası üzerinden Arap düşmanlığını değerlendiren yazılarım oldu. Arap aydını ve dincilerde Türk ve Atatürk düşmanlığının tarihi nedenleri üzerine de yazdım. Atatürk’ü yalan iddialarla tanıyan Arabi milleti okusun, Atatürk’ü tanısın diye ilk kez “Nutuk” kitabını Arapçaya tercüme ettik. Başta Suriye olmak üzere birçok Arap ülkesinde Atatürk sempozyumları yaptık. Arap milliyetçi aydınların algılarındaki önyargıları kırma ve özellikle Türk Cumhuriyet devrimlerinden kaçıp bu ülkelere giden dinci taifenin yaydığı yalan iddiaları çürütme amacıyla çok önemli çalışmalar organize ettik.

BASININ AYRIŞTIRAN DİLİ

İstisnasız tüm ülkelerin milli devrimleri ve milli devletlerini inşa sürecinde gündeme alınan “radikal milliyetçi” söylemlerin, iddiaların, “milli tarih” yazılımlarının kısa ve belki de orta vadede gerekli, mazbut ve hazım edilebileceğini yazmıştım. Ancak, freni patlak kamyon ve raydan çıkmış tren misali olacak olursa, yani haddimizi bilmez nerde duracağımızı tayin edemezsek, bu sürecin, ötekileştirmeye, bölücülüğe, radikal ırkçılığa, faşist söylem ve eylemlere dönüşebileceğini, gayri ilmi ve gayri ahlaki olacağını ve Tevhit-i Milleti oluşturan en kıymetli uzuvların koparılmasına ortam hazırlayacağını yazmış ve uyarmıştım. Ayrıca, bu yazılarımda özellikle o dönem “amiral gemisi” olarak sunulan Hürriyet gazetesinin başını çektiği Arap karşıtlığı propagandasına dikkat çekmiştim. Bu gazetede yazan Bekir Coşkun Bey’in Müslüman karşıtı, Soner Yalçın’ın ‘köpeklere Arap denilmesini normal karşılayan” yazısını eleştirmiştim.

Yılmaz Özdil’in, Uğur Dündar’ın, Müjdat Gezen’in Halk TV’de yayınlanan ilk ‘Halk Arenası’ programında Arap ve Bedeviler için kullandıkları çirkin lisanı eleştirmiştim. Star gazetesi yazarı Nuh Albayrak’ın dikkat çektiği konu önemlidir. “Köpeklere Arap demek” ırkçılık değilse, “üfürmek, sallamak” ise, 1982’de Almanya, Frankfurt Üniversitesinde Türkoloji kütüphanesinden alıp okuduğum “Kürtler devlet kuramıyor zira Allah ve Peygamberin laneti var” diyen “Türk” Prof. ırkçı değilse, “Aleviler mum söndürüyor. Alevilerin katli vaciptir” ırkçılık değilse, Yahudiler, Dürziler, Türkler, Ermeniler hakkındaki çirkin ifadeler, hikâyeler, fıkralar ırkçılık değilse, o vakit ırkçılık nedir? Bir tarafta Atatürk maskesiyle Atatürk’ü, beri tarafta Türkçülük maskesiyle Türk’ü ve din, Kudüs, El-aksa, Filistin, muhacir, İhvan maskesiyle İslam’ı iğdiş ediyorlar.

TÜRK BEŞİĞİ

“Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümit etmediği bir müstesna mevcudiyetin yüksek tecellisine sahne oldu. Bu sahne en aşağı 7 bin senelik Türk Beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgârlarıyla sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurlarıyla yıkandı, o çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvelâ korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu, şimşek, yıldırım, güneş oldu. Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.” Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Türk’ tanımında istihdam ettiği ifade parlak bir zekânın ürünüdür. Yıldırım, kasırga ama özellikle dünyayı aydınlatan güneş isen Türk’sün. Manevi bir değerdir. Zira güneş gibi aydınlatan bir zürriyetin mübarek ismidir, Hz. Nuh oğlu Hz. Yafes oğlu Hz. Türk (El-Turk).

DÜNYAYI AYDINLATAN GÜNEŞ DEĞİLSEN

En temel özelliği de adil, merhametli, cesur, bağımsızlık ve egemenliğine düşkün olmasıdır. Zalime karşı mazlumun şefkatli eli, kimsesizlerin yılmaz savunucusudur. Atatürk, ‘zeki, çevik ve özellikle ahlaklı’ Türk’ü sayar ve severdi. Yıldırım, kasırga, zeki ve çevik olabilirsin ki bu özellikler ibliste de fazlasıyla var, Dünyayı aydınlatan güneş değilsen, ahlaklı değilsen, kıssadan hisse insan değilsen, insan merkezli yaşamıyorsan Türk olamazsın. Tıpkı ilk ezanda azat edilmiş köle olan Hz. Bilal El-Habeşi’yi Arap eşrafına tercih eden Hz. Muhammed’in, “Arabi ile Acem arasında fark yoktur, fark takvadadır” ifadesindeki evrensellik ve insan merkezli ilahi prensip gibi Türk milletini “ırken veya dinen veya harsen (hars: tarla sürme, kültür, koruyucu) birleşik ve yekdiğerine karşı hürmet ve fedakârlık hisleriyle dolu ve mukadderat ve menfaatleri ortak olan bir toplumsal heyettir” diye tarif etmektedir.

“Sizleri halklar ve kavimler olarak var ettik. Birbirinizle tanış olasınız. Her kişiye özel bir kimlik (karakter) verdik. Birbirinize saygılı olasınız. Bana en yakın olanınız en takva (ilahi kurallara en çok riayet eden) sahibi olanınızdır” hak sözüne istinaden, Türk, Arabi, Kürt, Ermeni, Farisi, Süryani, içinde bulunduğu sıkıntılar ve zorluklar ne kadar kötü olursa olsun mensubu olduğu Millete ihanet içinde olmaz, olmamalıdır. Müstevli sömürgeci, talancı devlet ve ordularının sunduğu altını, vaatleri, makamı ve olanaklar uğruna mensubu olduğu millete, vatana, komşusuna, yüzlerce yıldır birlikte yaşadığı ‘ya yaratılışta ya da dinde’ kardeşleri olanlara ihanet etmeyendir. Ediyorsa veled-i zinadır.

Zira millet, Arapça ‘mella’ kökeninden gelir; Doldurmak, toplamak, birleştirmek, bir araya getirmek’ manasındadır. Çok farklı din, mezhep, etnik kökenden gelenlerin teşkil ettiği büyük organizasyonun adıdır.

VATANA İHANET

Bu hakikate istinaden Atatürk, “Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk Milleti denir” demiştir. Tüm milletlerin oluşmasında bu tarihi gerçeklik vardır. El-Arabi, El-Türk gibi sıfattır. Manası ‘rehber, tefsir eden, yol gösteren, öğretmen, bilge, lisanda, kültürde, ilimde fasih’ olmaktır. Bu hasletlere sahip, Dünyayı aydınlatan güneş olan her insan hangi milletin mensubu olursa olsun Arabi’dir. İçinde bulunduğu sıkıntılar ve zorluklar ne derece şiddetli olursa olsun, müstevli sömürgeci, talancı devlet ve ordularının sunduğu altını, vaatleri, makamı ve olanaklar uğruna mensubu olduğu millete, vatana ihanet etmeyendir. Dünyayı aydınlatan güneşlere her türlü zulmü mubah kabul eden, fitne, nifak ve iftirayı temel prensip olarak yaşayan Türk, Arabi, Kürt, Ermeni, Süryani, İrani-Farisi olamaz. Ancak Batı’nın manevi ajanları, dili Türkçe, Arapça, Kürtçe, Ermenice, Süryanice, Farsça yüreği İngilizce atanlardan olur.

Bir müddet önce ‘Arap karşıtlığına’ karşı olduklarını iddia eden grup bir video yayınladı. Buna karşılık Sayın Nihat Genç’in cevabı oldu. Siyasi kimliği ve çalışmalarından Arap düşmanı olmadığını, Arap düşmanlığı yapmadığını, aksine mazlum Arapların, Filistinlilerin her daim yanında olduğunu bilirim. Ülkemizdeki Arapları “Ensar, muhacir, din kardeşimiz” diye propaganda edenlere karşı haklı tepkileri var. Star yazarı Nuh Albayrak, ‘Siyah Köpekleri Arap…Arap diye çağırmak, milliyetçilik mi?’ başlığıyla bir yazı kaleme aldı. Adam haksız değil. Sayın Genç’in iddia ettiği gibi Sayın Albayrak “üfürmemiş, sallamamış”. Bu yazıyla ilgili olarak Sayın Genç, “Star yazarı Nuh Albayrak Türk Milleti’nin ‘ırkçılığını’(?!) ispatlamak için siyah köpekleri ‘Arap’ diye çağırmasını ırkçılığa delil olarak söylüyor, üfürmüş sallamış işte, ben daha iyi bir örnek vereyim: İngilizler Kudüs’ü Osmanlı’dan aldığında Araplar zaferi kutlamak için önce Kerkük’e İngiliz bayrağı çekti sonra Halep’te hastanede yatan yaralı Osmanlı askerlerini topluca süngüleyerek öldürdüler (Araplar Türkleri Neden Sevmez, Prof. Dr. Zeki Arslantürk)!” dediniz.

O KİTAP DA HEMŞİRE DE YOK

Sayın Genç’in iktibas ettiği iddialar külliyen yalan. Zeki Arslantürk’ün yazısına da ilham kaynağı oluşturan bir Amerikalı hemşire tarafından yazıldığı iddia edilen “Halep Anılarım” diye bir kitap yok. Aslında böyle bir kadın hemşire de yok. Kendim de kitapevlerinde, kütüphanelerde, Türkiye’de, Arap Aleminde, ABD’de, Avrupa’da araştırdım. Sayın Arslantürk ve sayın Genç’in yalandan ibaret bu iftira ve fitneyi olmuş gibi nakletmeleri ciddi bir hatadır. Prof. ünvanlı Zeki Arslantürk’ün doğruluğu araştırmadan bu kitabı kaynak göstermesi, olmayan bir kadın hemşireyi yaşamış gibi sunması ve bu fitne ciddi bir infial yaratır. Hz. Ali, “fitne, cinayetten daha şiddetlidir” demişti. Sorumlu davranıp bunu tashih etmeleri gerekir.

MÜLTECİER ÜZERİNDEN SİYASİ RANT

Türk ve Arabi düşmanlarını, kardeşliğe çomak sokanları, mülteciler üzerinden siyasi rant sağlayanları, mültecileri bir projenin araçları olarak kullananları, ülkemizi düzensiz göçlerle tehdit ve tehlikeye maruz bırakanları, mültecileri dinci ve mezhepçi programlarına, ideolojilerine alet edenleri en ağır şekilde eleştirelim. Sayıları milyonlarca olan Suriyelilerin ülkelerine selametle dönmeleri için onların göç etmelerine sebep olan koşulları ortadan kaldıralım. Türkiye-Suriye dostluğu ve kardeşliği programıyla Türk ve Arabi milletimizi etnik ve mezhep temelde bölen, Türk, Arabi, Kürt, Ermeni kardeşliğimize fitne sokan BOP, BİP ve gönüllü Batı ajanlarına, işbirlikçilerine, müttefiklerine meydan okuyalım. Türk, Arabi, Kürt, Ermeni, Müslüman, Mesihi, Musevi kardeştir, bu kardeşliğe hizmet etmeyenler, millet yerine mezhepçi ümmetçilik peşinde koşanlar Batı’nın manevi ajanlarıdır.