Ölüm ölür, onlar ölmezler!

Bu yazının konusu biraz karışık olacak. Çünkü memleketimizde hemen her şey birbirine karıştırıldığı, hemen herkesin, hemen her konuda, hemen her şeyin en iyisini bildiği bir hallerdeyiz ya. O nedenle bu konuda da, belki daha da fazlası ile kafa karışıklığı yaşamakta olduğumuz gün gibi ortada. Konumuzun başlığı “Ruhaniyat”. Bunu, tüm dünyada artık çok popüler hala gelmiş olan “Spirituality” kelimesinin Türkçe karşılığı olarak kullanmaktayız. Türkçeye maneviyat ya da yeni Türkçecilerin deyimi ile “tinsellik” olarak da çevrilmekte. Sonuç olarak, maddi dünyanın veya materyalist bakış açısının tam karşıtı olarak düşünülmekte. Ama Türkiye’de dindarlık ile aynı anlamda kullanıldığı da açık. Halbuki bugün dünyanın her yerinde, hiçbir din ile ilgisi olmayan ama sapına kadar “ruhani” olan milyonlar da mevcut. Yani anlayacağınız, oldukça karışık, yanlış anlamaya da bir o kadar açık bir konu bu. Ve inşallah yazımızın sonunda, ince bir buz tabakasının üzerinde yürüdükten sonra, buz kırılıp da buz gibi suya düşenlere dönmeyiz!

ORTADAKİ UÇURUMA DÜŞEN SUFİ KÜLTÜRÜ

Kırk senedir dünyanın elli ülkesinde sunmaya çalıştığımız Türkiye’mizin mistik Sufi kültürü, bu “ruhaniyat” ve “materyalist” kelimelerinin arasındaki uçuruma düşüyor gibi ülkemizde. Nüfusun hemen yarısını oluşturan ve kendisini “sol” diye tanımlayan çevrelerde “ruhaniyat”tan bahsetmek mümkün değil. Hemen din ve İslam ile eşitleyivermekteler her “ruhani” girişimi. Güya “materyalist” olunca, “ruhani” olmak imkanı ortadan kalkmakta, onlara göre. Çünkü “ruh” ve “ruhani” her şey, müzik, şiir, şarkı, görseller, İslam dinini ve dolayısı ile “gericiliği ve tutuculuğu” temsil etmekte. Aynı kuruntu, kendisine dindar diyen kesimde de egemen olunca, Batı dünyasında özgürce vicdani bağımsızlık anlamında kullanılan “Spirituality yani Ruhaniyat” terimi, bizim toplumda tam tersi bir anlamda ortalıkta dolaşıp durmakta.

İNSAN SADECE BİR BEDEN MİDİR Kİ?

İnsanoğlu dış görünüşü ile bir maddeden meydana geliyor elbette. Çünkü bir beden sahibiyiz. Bu fiziki vücut sayesinde, dış dünya ile olan ilişkileri sağlamaktayız ve hayat maceramıza devam etmenin bir aracı olarak kullanmaktayız, bu maddi vücudu.

Ama insan varlığının sadece bu maddi et ve kemik yığınından ibaret olduğunu öne sürmek mümkün müdür? Bu maddenin arkasında ve belki de içinde, o yığına anlam kazandıran ve insanı gerçekten diğer varlıklar arasında en yükseklere çıkaran başka bir özellik yok mudur? Eğer yok diyorsanız, kendiniz de dahil bu sekiz milyarlık insanlığı kediler ile, maymunlar ile aynı sınıftan canlılar olarak nitelemiş olmuyor musunuz?

Bu tartışmaya, 700 sene öncesinden cevap vermek zorunda kalan Yunus Emre ne demişti: “Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez!” Bu dünyadan günü gelince göçüp giden analarımız, babalarımız, tarihi önderlerimiz, siyasi liderlerimiz, oldukları gün sıfırlanmış mı olmaktalar yani? Onların bizim hayatımıza damga vuran katkıları, emekleri, fikirleri ortalarda dolanmıyor mu onlar gittikten sonra da? Mesela, nasıl oluyor da her 10 Kasım günü, Anıtkabir’e gitmesek bile, dağların başındaki çoban da Atatürk’ü hatırlayıp gözleri yaşlı şekilde saygı duruşu yapmakta? Yine aynı şekilde, neden çok sık şekilde, siyasi çalışmalarımızı “Hasan Yalçın” saati ile yapmaya davet etmekteyiz arkadaşlarımızı?

BU ANMA GÜNLERİNE ANLAM VEREN NEDİR?

Ve ”ruhaniyat” konusunda en keskin reddiyeyi yapan “solcularımız”, her 6 Mayıs günü Deniz Gezmiş’i anma konuşmaları ve toplantıları yapıp dururlar 50 sene sonrasında bile? Onların bedenleri bu dünyadan göç edeli bunca sene olmasına rağmen, hatıraları, öğretileri, hayat tarzları nesiller boyunca hep akılda nasıl kalabilmekte?

İşte bu noktada, “ruhaniyat” denilen, elle dokunulamayan, gözle görülemeyen ama hepimizin yüreğinde hissettiği bir “şeyin” olduğu açıktır. Bu “şeyin” adı ne olursa olsun, solcusunda da sağcısında da, ateistinde de, dindarında da, aklın ve yüreğin önemli bir köşesinde bu oturur durur. Ve her zor anda, her çözüm isteyen problemde, her teselli gerektiren zamanda, yerleştiği köşeden başını kaldırır ve gülümseyerek bize elini uzatır. Bunun adıdır “ruhaniyat”. Bu kelimeyi sevmeseniz bile, sizin de yüreğinizde varlığını sürdürür durur.

SOVYETLERDEKİ ‘RUHANİYAT’ PROBLEMİ

Gelin bu konuda, daha 40 sene öncesinden örnek teşkil edecek bir önemli olaya göz atalım. Bu, 1991’deki Sovyetler Birliği’nin Gorbaçov ve CIA tarafından yıktırılması sürecidir. Materyalist felsefenin en billurlaşmış hali ile yapılan Sovyet Devrimi, 1917 ile 1991 arasındaki 74 senede “ruhaniyat” ile ilişkili sayılacak dinsel her şeye karşı önlemler getirmişti. Camiler ve kiliselere kısıtlamalar konuldu, “din afyondur” düşüncesi her kademede vurgulandı. Ama dinsel “ruhaniyatın” yerine, daha geçerli bir “ruhaniyat” yaratılamadığı için, Gorbaçov’un darbesi ile Sovyetler Birliği yıkılınca, o boşluğu Ortodoks Kilisesi dolduruverdi. Çünkü, insanların yüreğinde ve beyninde, o anlamda bir boş köşe bulunmaktaydı. Karşidevrimin ertesi günü, 74 senedir dine karşı bir felsefeyi savunan Sovyet rejiminin insanları, kitleler halinde, yüreklerindeki bu boş köşeyi dini “ruhaniyat” ile doldurma gereği hissettiler ve bunun sonucunda Rus ortodoks kilisesi dünyanın en güçlü dini organizasyonu oluverdi.

Buna benzer bir gelişmeyi Çin Halk Cumhuriyeti’nde de görürüz. Şimdilerde o kadar savunulmayan ve hatta oldukça eleştirilen Mao Zedung’un önderlik ettiği Kültür Devrimi girişiminin hedefi de, kitleler içinde yeni tür bir “ruhaniyat” oluşturup, yeni bir “insan yaratmak” idi. Çünkü dine dayalı eski “ruhaniyat” geleneklerinin, devrimin hedeflediği yeni insanın yaratılması ve geliştirilmesinde ayak bağı olacağını görmüştü Mao Zedung. Ondan dolayı da, halkın içinde yepyeni bir devrimci “ruhaniyat” yaratılması amaçlanmıştı Kültür Devrimi ile.

KONFİÇYÜS GERİ GELİRKEN!

Aslında, çağdaş Çin Halk Cumhuriyetinde de buna benzer bir girişimin örneklerini görmek mümkündür. Bir zamanlar eleştirilen Çinli filozof Konfiçyüs’ün adının, Çin Halk Cumhuriyetinin tüm dünyadaki kültür temsilcisi kurumları olan Konfiçyüs Enstitüsüne verilmesi çok manidardır. Bu, Türk devletinin aynı amaçla kurduğu Yunus Emre Enstitülerinin eşdeğeri bir girişimdir. Bu girişimlerle, “ruhani” anlamda, geçmişle gelecek arasında birer köprü kurulması amaçlanmıştır ve bu konuda oldukça ümit verici birer yoldurlar.

“Ruhaniyatımız” konusundaki aşınmaların ve erozyonun günümüzdeki Türk toplumuna etkilerini hergün ve hepimiz görmekteyiz. Türk olmaktan utanıp, bir an önce Türkiye’den kaçmayı planlayan milyonları hatırlayalım. Ya da Hazreti Ali kaynağının reddedildiği Ali’siz Alevilik, İslam dışı Alevilik, Atatürk’suz Alevilik tarzı, emperyalist kökenli girişimleri bir düşünelim. Ya da, bin senedir birlikte yaşayan bu toplumdaki sınıf sorunlarını, etnik soruna dönüştürüp bölücülük yapmanın Türkiye’ye 40 senedir verdiği zararları aklınıza getirin.

YENİ BİR TÜRK RUHANİYATI MI?

Tüm bunlar “ruhaniyatı” olmayan, ya da “ruhaniyatı” dincilik ile eşitleyen ama sonuçta aynı kapıya çıkan siyasi tavırların birer sonucu olarak, memleketimizin başına beladırlar. Yapılacak biricik şey ise, milli kaynaklı, Türkiye’yi yücelten bir “ruhaniyat” yolu bulup, yeni nesillerle birlikte geleceği parlak bir memleket yaratmaktır. Yunus’un dediği gibi “ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez!” Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş, Atatürk böyle bir “ruhaniyatın” aşıklarıdırlar ve ölüm ölebilir ama onlar ölemezler.