Şairler bizim için övünür

Şairlerin nesnelere, olaylara, duygulara dair buluşları pek sevdikleri, günlük yaşamın en bildik görüngülerinde hiç dokunulmadık izler peşinde oldukları, buluşunu yansıtırken en tanışık sözcüklerde bile ayrıca keşif ve icatlara yöneldikleri hep bilinir. Türk şiirine yalın ve yaygın nice söyleyişten yenilikler çıkaran Orhan Veli’nin daha sonra ne kopya ve öykünmeleriyle dillere pelesenk olmuşsa da hiç bıkkınlık vermeyen şu dizesi şiirde güçlü anlam ve söylem icatlarından biridir:
Tarifsiz kederler içindeyim.
İçerik ve biçim yönünden dur durak bilmeyen bir arayış ustası ve şiirimizin gelenekten geleceğe Atlas’ı Nâzım’ın bir fabrikadaki grevi anlattığı şu dizesine ne denir:
Yüksek tuğla bacalarda dumanlar dondu.
Cemal Süreya’nın şiire getirdiği atılımı gündelik sözcüklerin özgün dizilişiyle tarihe geçirişi bambaşka güzelliktedir:
Ve zurnanın ucunda yepyeni bir çingene.
Bütün şairlerimizin içerik ve biçim olarak böyle nice icadı var.
GÜNAYDIN YERYÜZÜ
100. yaşı dolayısıyla Kitap-lık’ın 200. sayısında Gonca Özmen’in hazırladığı kapsamlı dosyada çok farklı yönleriyle değerlendirilen İlhan Berk, her şairin dünyaya yeni bir bakış ve her sabah yeni bir günaydın getirişini şöyle döküyor dizelerine:
Beni beklemişler kardeşçiğim
Beni bu ağaçlar, nehirler, gökyüzü
Geleyim anlatayım diye bir gün kendilerini
Bir kere girdikten sonra şiirlerime
Bilmişler bir daha ölmeyeceklerini
Yaptıkları işle bir de övünmesi var bu şairlerin. Ola ki kendileri söylemezse okur da hani gözden kaçırır mı kaçırır. Hakçası İlhan Berk, yaptığının üstünde yaşarken yeterince durulmamışsa da, ömrünün her dakikasını şiire vermiş bir şair olarak benim hep ilgimi çekmiştir. Üstüne yazmak için şiirine kimseler sokulamazken, şiirinin engin ufkunda kaybolmayı göze alan bir yazıya cüretimden ötürü bir zamanlar kaç yönden saldırıya uğramıştım. Şöyleydi yazımın başlığı: “İlhan Berk Şiirinin Atardamarı: Günaydın Yeryüzü” (YAZKO Edebiyat, Ağustos 1983)
Yıllar sonra, Tuğrul Asi Balkar, onu için şöyle diyecek ve bu tanım şairin üstüne yapışacaktır: “Dokunduğu Her Şeyi Şiire Çeviren Şair”...
SİSİPHOS’UN ÇİLESİ
Şiirde vardığı her noktayı yeni bir girişimle yadsımayı şiirinin kurgubozum ilkesi olarak benimseyen, bu doğrultuda işi zaman zaman anlamın tersyüz edilişine götüren İlhan Berk, nitekim şiire 1940’ların tema ve söyleminin basıncı altında koyulduysa da alttan alta İkinci Yeni edasını haber verir: “Vatanları ulusları birleştiren bir akşamüstüdür / İstanbul çalışmaktan yorulmuş dönüyor / Her yerde sıcak bir ter kokusu halkımın / ... / Yavaş yavaş geçtim kalabalıkların arasından /... / Ben bu sokakların ağır bir öğle güneşi altında gerindiklerini bilirim.”
Gerçek şu ki, İlhan Berk şiiri, İstanbul’un telaşını bütün ivmesiyle verme çabasındadır. Bu da onu kanıksanmış anlam ve söylem kipini sürekli zorlamaya, yeni düşünce, duygu ve davranışlarla tanışmaya zorlar: “Neden bu huzursuzluk dünyada biliyor musun / Tutup biraz olsun tanımamışız birbirimizi”. Şair, ömrünce süren tutkulu çileyi şöyle dışa vurur: “Bütün gün atlar önde ben arkada İstanbul’u dolaştım.”
Şairin çilesini Sisiphos’un çilesiyle bir tutar İlhan Berk. Dağın eteklerinden doruklarına kayayı taşımakla cezalı Sisiphos, zerrece mecali kalmamış halde tam doruğa vardığında, Zeus onu tekmeleyerek aşağılara yuvarlar kayayla birlikte. Her seferinde hiç yakınmadan, yeniden ve soluk soluğa kayayı sırtına vurur, dağı tırmanmaya başlar Sisiphos. Bütün anlamlı ve anlamsız izdüşümleriyle Berk’in yaptığı da odur. Ülkenin gerçek aydınları gibi...
Bir şey söyleyeyim mi, ben bu yazıyı aslında ne İlhan Berk’in şiir serüveni ne de şiirin revnaklı işvesinden dem vurmak için yazdım.
Ömrünü yurdunun çilesine adamış Müzeyyen Susar’ın kişiliğinde, halkının tek buğdayında gözü olmak şöyle dursun, bu seçimde de halkına heybesindeki tek buğday tanesinin bilgisini üleştirme derdiyle yeksan, çile taşıyla harman dövenler için yazdım. İlhan Berk’in şu dizesiyle armağan:
Yakasını bırakmayan tanıklığına dünyanın.