Savaş ve barış!

Suriye’nin kuzeyine harekat başlıyor.
ABD, İsrail. Suudiler ve Avrupa buna karşı.
Çökmekte olan Batı hegemonyası her cephede ricata başladı.
Suriye ve Rusya ise bunu bir fırsat olarak görüyor.
PYD’liler el mahkum kendilerini terk eden ABD’den ayrılıp, Rusya ve Şam’a yönelecek.
Türkiye’de ise Atlantikçiler psikolojik savaş başlattı.
Atlantikçiler diyor ki: Savaşa Hayır!
Bunlar Irak’ın işgalinde de: ‘Ne Sam, ne Saddam’ diyordu.
Savaşa tabi hayır da, kiminle savaşa hayır?
Anlayabildiğim kadarıyla savaşa hayır diyenler, ABD ve PKK ile savaşa hayır demek istiyor.
Oysa ben bunlarla savaşa evet, Suriye ile savaşa ise kesinlikle hayır diyorum.
ABD ile bizim savaşımız Lozan’ı kabul etmediği günden beri sürüyor.
Düşük yoğunluklu, vekalet savaşı bu.
ABD ve Batı emperyalizminin bizimle savaşı, eskiye dayanır.
Kurtuluş Savaşı’nı Atatürk kazansa da, onlar pes etmedi.
Atatürk’ün manevi mirasını, kamucu ekonomisini, halkçı eğitim hamlesini, toprak reformunu yok etmek için gerici ve bölücü kesimlerle ittifak yaptılar.
Bu şer ittifakı Türkiye’nin NATO üyeliğiyle taçlandı.
NATO memuru kimi askerler, din tüccarları, etnik bölücüler, toprak ağaları, taşnakçı ermeniler, İstanbullu kompradorlar bu dolaylı savaşta hep Amerikan maşası oldu.
Artık Türkiye ABD için bir Darülharp ülkesi idi.
Çağdaş Türkiye, mazlum milletlere asla bir örnek gösterilmemeliydi.
Kore’ye bunun için gittik, Cezayir kurtuluş savaşında bunun için Fransa’yı destekledik, 1958’de bunun için Suriye’de, 1995’te Azerbaycan’da başarısız darbeler tezgahladık.
ABD bizi kendimize karşı savaştırdı.
ABD’nin Türkiye ile savaşı “müttefiklik-stratejik ortaklık” kisvesi altında sürdü gitti.
Bu savaş hala devam ediyor.
Suriye’de olan ise bu savaşın artık açığa çıkmasıdır.
Yıllarca Irak’ın toprak bütünlüğü deyip, Irak’ı bölmek için ABD ile işbirliği yapan sağ hükümetler, ilk defa Suriye’de farklı tutum aldı.
Gerçi bu tutum, Şam ile anlaşmadan hiçbir yere varmaz ama, ABD’nin vekillerine karşı harekete geçmek önemlidir.
Suriye’nin toprak bütünlüğünden yana isek, orada alternatif ordular, gruplar kurmadan, yasal ve resmi muhatabımız Başar Esad ile görüşmek ve anlaşmak şarttır.
Fetih marşı mehterle girip, Suriye’de fakülte açamayız, bu hukuki değildir. Esad ile anlaşmak kesinlikle çok elzemdir.
Şimdilik bu iletişimi İran ve Rusya üzerinden götürüyoruz.
Ama bu yeterli değil.
Şunu bir kez daha vurgulamak lazım.
Bizim yapacağımız operasyon, bir savaş değil, bir barış harekatıdır.
Aynı 1974’te Kıbrıs’ta yaptığımız Kıbrıs Barış Harekatı gibi, aynı 1995’te Kuzey Irak’ta yaptığımız Çelik Harekatı gibi.
Türkiye’nin Suriye’de yaptığı Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı Harekatları ve şimdi yapacağı Barış Pınarı Harekatı da bu kapsamdadır.
Tüm bu harekatlar, Amerikan emperyalizmine vurulmuş darbelerdir.
Bu harekatlar cezasız kalmadı elbette.
Kıbrıs’ta ambargolar yedik. Çelik Harekatı’nda Gazi Olayları, Muavenet saldırısını yaşadık, Suriye’deki harekatlar sonrası, Trump7ın da itiraf ettiği ekonomik saldırılara uğradık.
Ama bu harekatlar geleceğimizi güven altına aldı, Doğu Akdeniz’i bırakmadık, Irak’ın kuzeyinden Akdeniz’e uzanacak Siyonist-Emperyalist koridora kamayı sapladık.
Çin’in de bize teşekkür etmesi lazım, çünkü Kuşak ve Yol güzergahındaki Batılı engeli de kaldırdık bu şekilde.
Savaştan açtık mevzuyu, devam edelim.
Savaşın hası şu an ABD içinde ve ABD ile Çin arasında yaşanıyor.
AMERİKAN İÇ SAVAŞI
Trump’ın ruh hastası olduğunda hemfikiriz sanırım.
Ancak olaylar ve yaşananlar bunu aşıyor.
Fransız araştırmacı yazar Thierry Meyssan’a göre, ABD’de 11 Eylül 2001’de başlayan ve Obama-Hillary ile de süregiden Rumsfeld/Cheney (Neocon-Evanjelist-Siyonist Askeri Endüstriyel Kompleks – Wall Street – Big Oil koalisyonu) darbe sürecinde Trump oyunbozan bir faktör.
Meyssan bunu şu ifadelerle açıklıyor: “Donald Trump’ın, Rumsfeld/Cheney’nin saldırgan askeri stratejisine son verilmesi ve bunun yerine Jacksoncu (*) işbirliği politikasının ikame edilmesine yönelik başlıca seçim kampanyası taahhüdü, ABD’de güçlü bir iç ve ABD müttefikleri arasında ise dış muhalefetin engeline takılmaktadır. Başkan, transatlantik siyasi sınıfı karşısında her zamankinden daha çok yalnız, yapayalnız görünmektedir.”
Seçildiği günden beri, Rusya, Ukrayna suçlamalarıyla azil tehdidi altında başkanlık yapan Trump, ABD’ye asıl rakip olarak Çin’i ve onun Kuşak ve Yol girişimini görüyor.
Ticaret savaşını da bu yüzden başlattı.
Çin’in müttefiklerine karşı da yaptırımlar uyguluyor. Rusya ve İran gibi.
Ancak 2020 adaylığı Trump’ın işini zorlaştırdı.
Çin ile ticaret savaşı yüzünden, Moody’s firmasının analizine göre sadece bir yılda 450 bin Amerikalı işsiz kaldı. Bu süreç işsizliği daha da arttırarak devam edecek. Çin’in de üretim sektörü bu savaştan kötü etkilendi. Mesela otomobil satışları son yılda yüzde 13 düştü.
Trump, İran’dan başlayarak 2020 adaylığı için bazı gevşemeler yapıyor.
İran’dan sonra sıra Suriye’ye geldi ve askerlerini çekmeye başladı.
Aslında bu hem bir seçim kampanyası, hem de bir zorunluluk.
Trump kendisi de söyledi zaten, “ABD bir polis gücü değildir” diye.
Tipik Jacksoncu bir yaklaşım.
ABD artık dünyanın polisi, tek hegemonu filan değil.
Aslında hiç de olamadı.
Bu sonucu, Kore, Vietnam, Irak, Afganistan, Yemen, Libya ve Suriye’deki yenilgilerinden çıkartmak mümkün.
Amerika’nın tek yapabildiği hedef ülkelerdeki zayıf karınları vurmak.
ÇİN-ABD SAVAŞI
ABD artık küresel liderliğini bir başkasına, bir Asya gücü olan Çin’e devrediyor.
Ancak bu devir teslim, öyle şenlik ve törenle yapılacak gibi görünmüyor.
Trump, her ne kadar 10-11 Ekim’deki ticaret görüşmelerinde Çin’den kabul edilemez isteklerini (**) geri çekip kısa vadeli bir anlaşma yapacak olsa da, Çin-ABD savaşı ufukta görünüyor.
2020 son çeyreğinde küresel bir durgunluğun resmen açıklanmasıyla birlikte Atlantik – Avrasya gerginliği, Ortadoğu ve Doğu Avrupa’dan İndo Pasifik’e taşınacak.
Bunun fitili Hong Kong ile yakıldı.
Çin’de milli bilincin yükseltilmesi için belirgin bir kampanya başlatıldı.
Çin’in ulusal yayın organı Global Times Mayıs ayında, “ABD ile yaşanan ticaret savaşı, Kore Savaşı’ndaki Çin ABD mücadelesini hatırlatıyor” diye yazdı.
O savaşta 180 bin Çin askeri Amerikan birlikleri ile çatışırken ölmüştü. Çin Devrimi’nin Lideri Mao Zedong’un oğlu da ölen askerler arasındaydı.
Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping, 1 Ekim 1949’daki Çin Devrimi’nin 70. yılında yaptığı önemli konuşmada, Çinliler için bir utanç dönemi olan 19 ve 20. Yüzyıl arasındaki “Aşağılanma Asrı” (***)na boşuna işaret etmedi.
Şi, “1949 devrimi bir asır süren aşağılanma ve sefaleti bitirmiştir. Bugün Sosyalist Çin dünyanın doğusunda ayağa kalkmış durumda ve kimse bu büyük milletin temellerini sarsamayacak. Hiçbir güç Çin ulusu ve halkını ileriye gitmekten alı koyamayacaktır” dedi.
Bu açık bir meydan okumaydı.
Küresel güç dengesi değişiyor evet, ama bu öyle kolay olmuyor.
Son 500 yılda dünyada hegemon gücün el değiştirdiği toplam 16 vaka var. Bu 16 devir teslimden 12’si hegemon ve meydan okuyan arasındaki büyük savaşlarla neticelendi. Sadece 4’ü barışçı bir şekilde oldu. Son el değiştirme, SSCB’nin içine doğru çöküşüyle büyük bir savaş yaşanmadan (ama bir sürü küçük savaşla birlikte) oldu.
Ancak Çin’in yükselişi ve ABD’nin çöküşü, SSCB örneğine hiç benzemiyor.
Eğer ki, ABD’deki korkunç gelir dağılımı bozukluğu içeriden bir yarılmaya yol açmazsa (son günlerde müesses nizam uluslararası sosyal medyadaki sol görüşleri bile sansürlemeye başladı), Amerikan derin devleti çareyi büyük bir savaşta arayacaktır.
Çin, işte o yüzden silahlanmaya ve Rusya ile ittifaka büyük önem veriyor.
Türkiye de bu küresel konjonktürde, Amerikalı zorbaya karşı duracaksa, ki duracağı belli oluyor, Asya güçleriyle Atlantik arasındaki çelişmeyi iyi okumalı.
Ankara, Suriye’deki harekat tarzını da buna göre kurmalı.

KAYNAKLAR:
https://www.voltairenet.org/article207814.html
https://www.globalresearch.ca/china-u-s-relations-trade-war-hot-war/5691384
(*) “Jacksoncular”, genellikle Güney eyaletlerinden kongreye seçilmiş temsilci ve senatörlerden oluşur. “Cumhuriyetçi” oldukları söylenebilir. Adlarını, kendisi de Güneyli olan ve başkanlığı sırasında Amerikan milliyetçiliğini başarılı biçimde uygulayan Andrew Jackson'dan almaktadırlar. Amerikan izolasyonizminin en kararlı savunucuları bu gruptadır.
(**) ABD Çin’den özetle 2 şey istiyor: 1-Devletin ekonomideki payını yüzde 38’den 20’ye indir. 2-Çin ekonomisini denetleyecek güçte bir ABD ticaret yönetim mekanizması kurulması. Tabii ki bunlar ÇKP tarafından asla kabul edilebilir değil.
(***) “Century of Humiliation” Aşağılanma Yüzyılı olarak tanımlanan bu dönem Çin’deki 19 ve 20. Yüzyılda yaşanan Batılı (İngiliz) sömürgecilik tarihi ile 1937 – 45 arasındaki Japon işgalini anlatır.