Şeytanın sofrasında

Geçenlerde bir dostumla karşılaştım. CHP’li... Ferasetinden, sağduyusundan, siyasi bilgisinden ve ahlâkından emin olduğum biri... Laf döndü dolaştı CHP ile HDP’nin seçimlerde işbirliği yapma olasılığına geldi. Konuyu daha önceki işbirliğinde de tartışmıştık. O zaman da partisinin bu politikasını açıklayamıyordu. Ne kendine ne bize. Bütün kızgınlığına rağmen partisini terk etmeyişini de “el alem ne der” diye açıklıyordu üzülerek. Bu kez... Bana doğru eğilerek, “Oktay Bey” dedi, “Allah aşkına söyle şu Tayyip Erdoğan’ı göndermek için bir seferliğine şeytanla bile işbirliği yapılmaz mı?”
Şok geçirdim bir an.
İçimden dedim ki, bu adam bile gözünü RTE düşmanlığıyla bu kadar köreltmişse diğerleri nasıldır kim bilir? “Şeytanla bir kez işbirliği mi olur ağabey” dedim, “siz geçen defa da aynısını yaptığınız için bugün başka yol bulamıyorsunuz.” Ne Afrin ne ekonomik kriz, gündeminde birinci sırada bu vardı.
Şeytan bağlamıştı yolunu, ama göremiyordu, çünkü ilk defasında da gözünü bağlamıştı.
İYİ Partili bir başka arkadaşıma, ilk olarak Öcalan’dan duyduğumuz “eşit vatandaşlık” söylemini ve programda yazan “NATO ile iyi ilişkiler” maddesini sordum... “Abi boşver onları, detaylarda boğulma, şu adamdan bi kurtulalım da...” dedi.
Ne diyeceğimi bilemedim.
Vallahi suçu yok şeytanın. Bu kadar talip, şeytanı bile yoldan çıkarır...



ŞEYTANIN SOFRASINDA-2
Tane tane yazalım.
24 Temmuz 2015’te Türkiye’nin PKK’yı vurmasıyla Türk-ABD savaşı başladı. ABD’nin kara gücü telef edildi. Bu yüzden Diyarbakır ve Sur’u kana bulayan hendek çatışmaları erken doğum yaptı. Çünkü Suriye’nin kuzeyine inmesi beklenen teröristler telef olmuş, elde kalanlar için de başka çare kalmamıştı. Ama PKK burada da hendeklere gömüldü. Türk Ordusu bu saldırının ana kaynağı olan ABD’nin, diğer piyonu FETÖ’nün üzerine gitmeye başlayınca, 15 Temmuz erken doğum yaptı. 60 yıldır devlet içine sokuşturulan FETÖ Gladyosu bir gecede ezildi. Fırat Kalkanı ile ABD’nin 2000’lerin başında kurguladığı yeni ekonomik modeli ve dünya politikası gömüldü. Afrin ile ABD kaynaklı bölücü tehditlere karşı Batı Asya ülkeleri arasındaki silah arkadaşlığı yeni bir ittifakın ateşini yaktı.
Ve...
ABD’nin sahada aldığı bu ağır yenilgiden kurtulmak için bir tek seçeneği vardı, bizim safları yeniden şeytanla işbirliğine ikna etmek. Bunun için ABD’deki davaları ve ekonomik krizi geçiştirecek sıcak para akışını sopa olarak kullandı ve bir havuç uzattı. Havuç şu idi: Suriye’nin kuzeyinde oluşan boşlukta bir Sünni bölgesi yaratıp kontrolünü Türkiye’ye vermek ve bu sayede Fırat’ın doğusundaki üslerini ve dolayısıyla PYD bölgesini kurtarmak.
Türk halkına durumu kabul ettirmek için de formül hazırdı: “PYD’yi Münbiçten ve Fırat’ın doğusundan çıkaracağız, buralarda güvenliği Türk ve ABD birlikleri ortaklaşa sağlayacak.” (Kimse sormuyor “PYD nereye gidecek, buharlaşacak mı?”)
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu’nun “anlaştık” kelimeleriyle ilan ettiği bu plan, aslında Kürdistan’ın Türkiye’ye kurdurulması ve Mehmetçiğin kanının hiçe sayılması demektir. AKP’nin de PYD ile işbirliği yapması demektir.
Bu sayede ABD, sahada kaybettiği savaşı masada kazanmayı, Türkiye’yi komşularından uzaklaştırıp Astana sürecini etkisiz kılmayı ve Türkiye’yi tekrar NATO’nun kulu yapıp, Suriye’nin bölünmesinden bir adım sonra Türkiye’yi bölmeyi planlıyor.
Ama...
Elbette Türkiye buna izin vermeyecektir. Mehmetçiğin kanını PYD/PKK ile pazarlık nesnesi haline getirmek AKP’nin de sonu olacaktır. Bu daha önce “Stratejik Derinlik” diye pazarlanan çukurdur, sonucu 15 Temmuz oldu. Bu kez ödenecek bedel çok daha ağır olacaktır, demedi demeyin.

CEPHEDEN OLMUYOR



PKK bir terör örgütüdür. Eylem yöntemleri de bütün terör örgütleri gibidir: “Vur-kaç.” Yıl 1991, ABD bölgeye geldi, bunlara silah ve malzeme verdi, düzenli topluluklar olarak hareket etmeyi öğrendi. O zamana kadar bölgede en çok 10-15 kişi gezen gruplar artık 100-150 kişi gezmeye başladı. Ee Amerika vardı arkalarında değil mi?
Irak’taki bazı kamplara (Sinhat, Awaşin, vd) tahkimat, sabit savunma mevzii bile yapmışlardı. İçerideki eylemleri artmış pervasızlaşmışlardı.
Sonra...
Sonra biz kalkıp Irak’a girdik, 1992 Ekim ayı idi... 1500-2000 arası terörist, o vadilere kazıp içine ray bile döşedikleri kalın duvarlı mevziilere gömüldüler. Belleri kırıldı, sonra Amerikancı iktidarların onlara fırsat vermesi sayesinde toparlandılar, ama konumuz bu değil.
İkinci kez son 10 yıl içinde bu cürete kapıldılar. Ders almamışlardı. ABD ise “bu kez daha fazla silah veririm olur biter” diye düşündü. Açılımlar, Ergenekonlar derken... Savcı ve hakimlerden öyle itibar gördü ki, PKK elebaşıları komutanların yargılandığı mahkemelerde tanık, hatta müdahil avukatı oldular. Bu arada örgütün geri kalanı, kışlaların önünde geçit resmi bile yaptılar.
Sonra...
Biz yine kalkıp Irak ve Suriye’ye girdik. Bu kez 4 binden fazlası gömüldü o topraklara... Çünkü cephe savaşı sadece devlet tarihi olan, ordu ve askerlik geleneği yaratmış uluslara özgüdür. Silahtan ve dış destekten daha fazlasını gerektirir, emperyalizmin uşağı olmuş tarihsiz topluluklar cephe savaşı yapamaz. Yaparsa böyle olur. Gerçek bir ordunun ayak sesini duyunca tüyer, ya da olduğu yere gömülür.
Sanırım bunlar için en emniyetli eylem yöntemi, küfretmek ya da tekerleme eylemleri yapmak.



HUNİ KUŞAĞI

Geçen gün gördüm, adam huni satıyordu. Kafaya takmak için. “Satış oluyor mu” dedim, “abi, çok alan var” dedi. Konuştum biraz, şikâyetler hep aynı, devleti devlet olmaktan çıkaran yeni bir devlet adamı tipinden şikâyetçi o da.
Abdülhamit döneminde olduğu gibi liyakat değil, sadakat esas alınarak atanınca...
Bu, “ben Türkiye’nin imamıyım” dedi ya... Rektörün biri çıktı “rektörler artık sarık takmalı” dedi. Başkası, Nuh peygamberin cep telefonu ve İHA kullandığını kanıtlamaya kalkıştı. Vali kılıçla veda konuşması yaptı.
Burada mesele, söylenen saçma sapan sözler ya da akla zarar politik çözümler değil. Tıpkı Abdülhamit döneminde olduğu gibi bir memur/bürokrat/devlet adamı kuşağı oluştu. Ölçü liyakat, yeterlilik değil, başka bir şey.
Abdülhamit’in meşhur 7-8 Hasan Paşası ve benzerleri geliyor insanın aklına. Kendisini tahttan indirmek isteyen Ali Süavi Bey’in kafasını bir odunla ezdiği için Abdülhamit onu paşa yaptı. Okuma yazması bile yoktu da imzasını 7-8 diye atardı, bir de Çorum’a saat kulesi yaptırdı kasıla kasıla. Padişah vur dese öldürürdü. Padişah oruç tutmayanlara kızardı ya, bu yakaladı mı odunla döverdi. Padişah İttihatçıları hapse sürgüne yollardı ya, bu işkence yapar ya da öldürtürdü.
Sonra...
Devran değişti. Devrim oldu. Enver Paşa görevden uzaklaştırdığı liyakatsiz paşalar hakkında mecliste şöyle diyordu: “Bir şey öğrenmemeye mahkûm olmuş yani çalışmamış olan arkadaşlara yeniden Kolordu ve Fırka Kumandanlığı vazifesini öğretmek hiç kimsenin iktidarı dâhilinde değildir.”
Demem o ki, sıkılmayın siz. Hamit’i varsa bu çağın, yakındır devrimi de devrimcisi de var.