‘Tanrı'nın bile imreneceği bir tablo’

“...Türk denizcileri yıllardan beri ilk defa olarak bir bütün halinde Çanakkale Boğazı'ndan çıkıp uzaklara gittiler. Denizlere yıllarca hükmeden Türk Donanması'nın eski aşinası, dedelerinin eski sevgilisi Akdeniz'e dostluk ziyaretlerine gittiler... Evet gittiler. On sekiz milyonun kalbini heyecanlara boğarak gittiler. Artık Akdeniz'de yıllar süren hasret diniyor. Lakin az beklenmedi. Kâbuslar içinde yıllar süren bir hasretten sonra bu hasretin sonunu bildiren bir kucaklaşma... Bu, Tanrı'nın bile imreneceği bir tablodur...”(1)

Bu satırlar, Cumhuriyet öncesi harap bir halde olan Türk Donanması'nın, 1936 yılında ilk kez 6 gemiden müteşekkil bir filo ile Malta seferine çıkmasının hemen ardından, Türk Ticaret Kaptan ve Makinistler Cemiyeti dergisinde yazıldı. Aynı mutluluk, aynı heyecan, aynı gurur ise bu kez Cumhuriyetimizin 100. yılında, 100 gemiden müteşekkil Türk filosunun İstanbul Boğazı'ndan ustalıkla geçişinde yaşandı. Halkımız kıyılara akın ederek, ellerinde Türk bayrakları ile göz yaşları içinde Cumhuriyet Donanması'nı selamladı. İşte bu, Tanrı'nın bile imreneceği bir tablodur!

BÜYÜK BAŞARININ MİMARLARI

100 savaş gemisinin boğaz geçişi, yalnızca görsel bir şölen değildi. Dünyanın en zorlu su geçidinde 100 geminin idamesi; iyi bir planlama, yüksek bir eğitim düzeyi ve harbe hazır gemilerin neticesiydi. Bu başarı; Türk subayının, astsubayının ve gemilerimizdeki tüm personelin vatan aşkı, görev bilinci, bilgisi, birikimi ve disiplininin eseriydi. Bu başarı; Türk mühendislerinin, teknisyenlerinin, işçilerinin büyük emeğinin, yaratıcı zekalarının ve yüksek kriterlerinin meyvesiydi. Bu başarı; komuta kademesinin cesur kararlarının, personeline ve gemilerine olan güveninin en açık göstergesiydi. Bu başarı, topyekûn Cumhuriyet'in yarattığı yüksek karakterin şaheseriydi.

HARBE HAZIRIZ!

Hiç küçümsenecek bir iş değil 100 geminin boğaz geçişi. Önce boğazı iyi anlamak gerek. İstanbul Boğazı, üç farklı yönde akıntının bulunduğu dünyanın en zorlu su geçidi. Hisarlar arası 698 metreye kadar daralıyor. Burada yüzey akıntısı, kuzey rüzgarlarıyla birlikte saatte 5 mile yükseliyor. Güneyden kuzeye bir boğaz geçişi sırasında tam 12 tehlikeli manevra yapmak gerekiyor. Bu manevraların kimi 90 dereceye kadar ulaşıyor. Amiral Cihat Yaycı, sivil bahriyedeki şu sözü hatırlatıyor: “İstanbul Boğazı'nda gemi kullanan, dünyanın her yerinde kullanır.” İşte böyle bir su geçidine 100 savaş gemisi sokmak, Türk Donanması'nın harbe hazırlık seviyesini yansıtıyor.

Bugün Türk Donanması, 154 gemisi ve yüzde 90'ın üzerindeki harbe hazırlık seviyesi ile dünya donanmaları içinde parlıyor. Bu oran, Kraliyet Donanması'nda yüzde 82 olarak ifade ediliyor. Amerikan Donanması 296 muharip gemisinden 100'ünü faal durumda tutmayı taahhüt edebiliyor. Yunanlar bazı gemilerini yıllardır tersaneden bile çıkaramıyor. Dünyanın hiçbir donanması, Türk gemilerinin harbe hazırlık seviyesine, Türk bahriyelisinin eğitimine ve bilgi birikimine sahip değil. İşte 100 gemiyi İstanbul Boğazı'ndan geçirmek, tüm bu yeteneklerin aynı anda sergilenmesi anlamına geliyor.

'YARIMADAMIZI SAVUNAMAYIZ'

İyi tanımalıyız Cumhuriyet Donanması'nı. Nasıl kurulduğunu, hangi seviyeye ulaştığını... Mustafa Kemal, “Büyük ölülere matem gerekmez, fikirlerine bağlılık gerekir.” demişti. O nedenle bir büyük fikre hasredeceğiz yazımızı.

Atatürk'ün denizlere ilişkin fikirleri acı tecrübelerle şekillendi. Daha 1911'de Trablus'ta Şeyh Sunusi'ye yardım için Rauf Orbay'dan bir gemi talebinde bulunmuş, fakat bu isteği karşılanamamıştı. Selanik'i geri almak için gönderdikleri kuvvetler Averoff zırhlısı ile engellenmiş, bir ayda tek gemiyle Ege adaları işgal edilmişti. Çanakkale Savaşı'nda İngiliz ve Fransız zırhlılarının üstün ateş gücüne bizzat şahit olmuş, Alman U-botlarının oyun bozan rollerine hayran kalmıştı. Nusret'in mayınlarının nihai zafer için yeterli olmayacağını gören ve bir deniz gücünün hayati önemini kavrayan Mustafa Kemal, 1915'te Anafartalar Zaferi'nin ardından Alman gazeteci Ernst Jaeckh'a verdiği mülakatta, şu tespiti yapıyordu:

“Karada kıstırılmış durumdayız. Tıpkı Ruslar gibi. Boğazları tıkamakla Rusları Karadeniz’in içine kapamış olduk ve eninde sonunda çökmeye mahkûm ettik. Çünkü müttefikleriyle bağını kesmiş olduk. Ama biz de çökmeye mahkûmuz. Hem de aynı nedenden. Gerçi Akdeniz’in, Karadeniz’in ve Hint Okyanusu'nun eteklerindeyiz. Ama herhangi bir okyanusa açılamıyoruz. Deniz kuvvetinden yoksun bir kara kuvveti olarak yarımadamızı, kara kuvvetlerini çekinmeden getirebilecek olan bir deniz kuvvetine karşı hiçbir zaman savunamayız.”(2)

DONANMANIN İNŞASI

1923’te Osmanlı'dan devralınan faal durumdaki gemilerin toplam tonajı 13 bin tondu. Yaşları 11 ila 30 arasında değişiyordu.(3) 23 bin tonluk Yavuz zırhlısı üç mayına çarpmış, Büyükada ile Tavşan Adası arasında yatıyordu. Boğazlar askersizleştirilmiş, Haliç Tersanesi donanmaya kapatılmıştı. Güçlü bir donanma inşasına ise Fevzi Paşa karşı çıkıyordu. Mareşal için Bursa ovasındaki kolordu emrinde çalışacak ve Çanakkale Boğazı'nı savunacak ufak bir donanma yeterli idi.(4) Ne Yavuz'u onarmak istiyor ne de yeni gemi almaya yanaşıyordu. İki denizaltı ve 300 mayınla bu işi bitirecekti. Donanmaya ek bütçe ayrılmasına da itiraz ediyordu...

Halbuki ABD'yi denizcileştiren Başkan Roosvelt'in yanında Alfred Mahan, Almanya'yı denizcileştiren Kayzer 2. Wilhelm'in yanında Amiral Von Tirpitz vardı. Mustafa Kemal ise yalnızdı. Devleti gerçek bir deniz gücü inşasına sokacak programı ise Hamidiye zırhlısında kararlaştırdı:

“Dış pazarlardan satın alınan gemiler ile donanma yapılamadığını biliyorsunuz. Donanma, sadece kıyı koruyacak bir kuvvet değil, bundan daha önemli olarak deniz yollarının güvenliğini sağlayacak bir kuvvettir. Anadolu’da yaşadıkça bu bakımdan ihtiyacımız daha büyüktür. Evvela çekirdek bir donanma yapmakla yetinip, deniz sanayi ve ticaretimizi geliştirmeliyiz. Bundan sonra memleket sanayiinden fışkıracak donanmayı yapmak da kolay olacaktır. İlk beş senede kendimizi toplayıp devrimleri yaparız, ikinci beş senede dünyaya kendimizi tanıtırız, üçüncü beş senede İngiliz Kralı’na yurdumuzu ziyaret ettiririz.”(5)

YERLİ VE MİLLİ DONANMA

Bu vizyon kapsamında Bahriye Bakanlığının kurulması için talimat verdi. 1924'ten itibaren donanma için önemli bir bütçe ayrılmasını sağladı. Yetmedi, Cumhurbaşkanlığı bütçesinden donanmaya kaynak aktardı. İşe gayrifaal durumdaki gemileri ayağa kaldırarak başlayacak, sevk ve idare adamlarının yetiştirilmesine yoğunlaşacaktı. Birinci kademede Yavuz'un onarılması için Gölcük'te 25 bin tonluk havuz kurdurdu. Ardından 4 yeni muhrip ve 3 avcıbotu yaptırdı, 8 adet denizaltı siparişi verdi. Böylece donanmanın hızı saatte 12 milden 35 mile, top çapı 15'likten 28'liğe, etkili menzil 6 kilometreden 16 kilometreye çıkıyor; donanma elektrikli ölçme, hesap ve kontrol aletlerine kavuşuyordu. Bu dönemde Deniz Harp Akademisi açılarak denizcilerimizin sevk ve idare yeteneği geliştirildi. Hatta subayların meslek kültürleri o kadar artmıştı ki; Almanya, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra tekrar silâhlanırken staj için denizaltılarını Türkiye'ye yollayacaktı.(6)

Deniz gücü ile birlikte Kabotaj Kanunu'nu çıkararak ülkeyi kapitülasyon belasından kurtardı. 1936'da Montrö ile Türk Boğazları'nda hakimiyeti sağladı. Yavuz'un toplarını kullanarak Yunan ve Bulgar Kralı'na barış antlaşmaları imzalattı. Nyon Antlaşması'yla Türk Donanması'nı Akdeniz'in batısına ulaştırdı. Vefat ettiğinde 80 bin tonluk modern Cumhuriyet Donanması ile Türk denizciliğinin ölümsüzlük ruhunu bırakmıştı. Mavi Vatan Stratejisi'ni ise 1 Kasım 1937'de TBMM’deki şu sözleriyle anlatmıştı:

“Toprakların ucu deniz olan bir ulusun hududunu, halkının kudret ve yeteneğinin hududu çizer... Denizciliği Türk’ün büyük ulusal ülküsü olarak düşünmeli ve onu az zamanda başarmalıyız.”

AÇIK DENİZLERE ÇIKMA ZAMANI

İşte Cumhuriyet Donanması böyle doğdu. 100 yıl içinde zorlu denizlerle, dev dalgalarla, şiddetli rüzgârlarla boğuştu. Ama her seferinde sağ salim limana yanaşmayı başardı. Amiral Özden Örnek gibi, Amiral Soner Polat gibi parlak subayları ile daha da büyüdü, gelişti, serpildi. Bugün geldiğimiz noktada, yalnızca Cumhuriyetimizin değil, mazlum milletlerin de güvencesi haline geldi. 100. yıl kutlamalarının en sevindirici bir diğer özelliği, Türk milletinin Cumhuriyet Donanması'na teveccühü idi. Halkımız Cumhuriyet Donanması'nı kucakladı, Mavi Vatan'ı sahiplendi. Öyleyse artık yeni hedeflere yönelmeli. Zaman, açık denizlere yelken açma zamanı. Denizleri sakin, rüzgârları kolayına, pruvaları neta, dümenleri viya, bahtları açık olsun!

ATATÜRK DONANMA'YI NASIL KULLANMIŞTI

Mustafa Kemal, inşa ettiği donanmayı etkili şekilde kullanmayı başardı. Amiral Afif Büyüktuğrul, donanma diplomasisinin bu özgün örneğini şu sözlerle anlatıyor:

“İstanbul'da Mecidiye kruvazöründe, Yunan Başbakan Venizelos'u getiren Averoff zırhlı kruvazörünün amiral ve subayları onuruna öğle yemeği veriyorduk. Yemek sırasında sürat tecrübesi yapmakta olan Yavuz, uzaklardan geçecekti. Bunu gören Yunanlı dostlar, yemeğin resmiyetini unutmuş, güverteye fırlamışlardı. Onlara bakacak dürbün yetiştiremiyorduk. O kadar heyecanlanmışlardı ki amiralleri verdiği resmi nutukta, 'Biz, Türklerle sadece dost kalabiliriz.' demişti. Yunan Dışişleri Bakanı da bizim Bakan Tevfik Rüştü Aras'a, 'Aman, deniz kuvvetlerinden yana birbirimizle yarışa girmeyelim.' dedi. Yunan Donanma Komutanı Amiral Sakalariu ise Pire'de ve kendi gemisinde verdiği resmi yemekte, 'Ben ve donanmam, Türk Donanma Komutanı'nın emrindedir.' diyecek, Yunan Kralı da donanmamızı ziyaret edecekti.

“Bundan sonra donanma Atatürk'ün önemli bütün politik hareketlerinin içinde yaşayacaktı. İngiliz Kralı, İran Şahı, Sovyet mareşalleri, Afganistan Kralı ziyaretlerinde hep donanmaya önemli görevler vermiş; ilk kez olarak da donanmanın kişiliğinde şerefli bayrağımızı Malta ve Pire sularında dalgalandırmıştık. Bundan sonra Yavuz muharebe kruvazörü Başbakan İsmet İnönü'yü Varna'dan alacak; Hamidiye kruvazörü Dışişleri Bakanı'nı Odessa'ya, Mareşal Fevzi Çakmak'ı Köstence'ye götürecek, Adatepe muhribi gene Mareşal'i Yunan ve Yugoslav limanlanına götürecek, Zafer muhribi Fransız Başbakanı Köstence'den getirecek, Hamidiye İskenderiye ve Kıbrıs'a gidecek; şerefli sancağımız yabancı limanlarda dalgalanarak itibarımızı yükselttikçe yükseltecekti. Donanma adeta Balkan ve Sadâbat Paktlarının bel kemiğini teşkil etmekte idi.”

KAYNAKÇA

1) https://www.aydinlik.com.tr/haber/cem-gurdeniz-donanmanin-1936-malta-seyri-ve-bugun-182313
2) Lord Kinross, Atatürk-Bir Milletin Yeniden Doğuşu, S. 123, (1915, Anafartalar Cephesi, Alman gazeteci/yazar Ernst Jaeckh ile mülakat)
3) Dr. Dz. Alb. Kemal Eker-Dr. Öğr. Üyesi Görkem Bahtiyar, Atatürk Döneminde Donanma Oluşturmanın Finansmanı, MSÜ Deniz Harp Enstitüsü Mavi Vatan Dergisi, S:3
4) Afif Büyüktuğrul, Türkiye Cumhuriyeti Donanması'nın 50. Yılı, Belleten Dergisi, Sayı 148, Cilt: 37, 1973
5) Rasim Ünlü, “Atatürk’ün Hamidiye Savaş Gemisi ile Karadeniz Seyahati (11-24 Eylül 1924)”, Altıncı Askeri Tarih Semineri Bildirileri II, Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı yay., Ankara, 1999.
6) Afif Büyüktuğrul, Türkiye Cumhuriyeti Donanması'nın 50. Yılı, Belleten Dergisi, Sayı 148, Cilt: 37, 1973