Tarih somuttur *

Varlığın mutlak varoluşu ile göreli biçimi tarih boyunca düşünürleri gerçekliğin açıklanışında iki olgudan birini gerçek kabul etmeye ya da işin içinden çıkamayınca hiçliğe zorladı. Düşünceyi diyalektik bağlamda ele alma ilkesini yetkin bir kavrayışla felsefeye taşıyan Hegel bile nesnel idealizme yönelirken bu yanlış seçimden kendini alamayarak son bakışta varlığı ve edimini değil, onu anlama ve yorumlamayı seçti. (...) Denebilir ki hakikat, felsefede öz ve görüngü olarak en kapsamlı tarihsel konumunu Hegel’le edinir; ne ki bu vardığı noktayı hüzünlü bir yükleniş ve çöküşle yitirmekteyken Marx’ın onu emek üzerinde ayağa kaldırışıyla sonsuz göreli somutluk ve ilişkiler içinde ruhun belirsizlik ve çıkmazlarından maddenin açıklık ve aydınlığına genişleyen engin konumlara açılır. Varlığın nesne ve özne olarak binbir ilişkiyle ilerlediği zamansal uğraklar eşliğinde somut ama boşlukta yiten düşün ve imgeleri soyunarak uzamda yer edinen eylem ve düşünceyle kalıcılaşması, gerçeği bütünlüklü kapsamıyla üstlenen sanata tarihin ve felsefenin vazgeçilmez enerjisini yükler. Düşüncenin maddi güce dönüşmesini olağanüstü diyalektik dehasıyla bilime armağan eden Marx, tam da bu nedenle, “Bir tek bilim vardır: tarih” vargısında varlığın tüm yönleriyle tarihte ortaya çıktığını vurgulamakla kalmaz, tarihin somutluğunu sanatla kalıcı kılacağını, mutlak ve göreli olanın karşıtlık ve birliğine sanatla erişileceğini yine mutlak ve göreli dolayımlarla imler.

NÂZIM’IN ŞİİRİNDE SANATSAL VE TARİHSEL ÖZDEŞLİK

Tarihin ve sanatın somutluk ve bütünselliğinin sürekli tekrar içinde bir mucize olarak yinelenemezlik taşıdığını çok iyi biliyoruz. Gerçekliğin mutlak niteliğini ve göreli değerini aynı olgu ve anlatımda yoğunlaştırarak yaşamla ve insanlıkla özdeşlik kurabildiğini de... Bunu en yetkin gördüğümüz örneklerse Nâzım’ın şiirinde sürekli karşımıza çıkar: 

Biz ki İstanbul şehriyiz,

Seferberliği görmüşüz:

Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin,

vagon ticareti, tifüs ve İspanyol nezlesi

                          bir de İttihatçılar,

          bir de uzun konçlu Alman çizmesi

                          914’ten 18’e kadar

                                       yedi bitirdi bizi.

Mücevher gibi uzak ve erişilmezdi şeker

erimiş altın pahasında gazyağı

ve namuslu, çalışkan, fakir İstanbullular

sidiklerini yaktılar 5 numara lambalarında

Yedikleri mısır koçanıydı ve arpa

                                 ve süpürge tohumu

ve çöp gibi kaldı çocukların boynu.

Ve lakin Tarabya’da, Pötişan’da ve Ada’da Kulüp’te

aktı ren şarapları su gibi

ve şekerin sahibi

kapladı Miloviç’in yorganına 1000 liralıkları.

Miloviç de beyaz at gibi bir karı.

Bir de sakalı Halife’nin,

bir de Vilhelm’in bıyıkları. (...)

4 Eylül 1919’da toplandı Sıvas Kongresi,

ve 8 Eylül’de

        Kongrede bu sefer

                yine ortaya çıktı Amerikan mandası. (...)

... bin dereden su getirdi İstanbul’dan gelen zevat,

Sıvas mandayı kabul etmedi fakat,

                 “Hey gidi deli gönlüm,”

                                                  dedi

                 “Akıllı, umutlu, sabırlı deli gönlüm,

                 ya İSTİKLÂL, ya ölüm!”

                                                       dedi.

 İsmet Paşa; “Nâzım, Kuvâyi Milliye destanıyla Kurtuluş Savaşı’nı bir kez daha ve sonsuza kadar kazandı” derken, şiirin tümünde yoğun somutluklarla tarihi ve sanatı yalnızca güncel kesitte, göreli boyutlarda değil, mutlak zaman eğrisinde duyumsadığını söylemek ister. Bu değerlendirmesiyle, Hegel’in tarih ve sanat kavrayışını Marx’ın yaklaşım ve yöntemiyle kavramış gibidir. Gerçek şu ki, Paşa; değerlendirmesinde, “hayatta en hakiki mürşit ilimdir” diyen Atatürk’ün tarih bilimini yerli yerine oturturken, “sanatı alnında ışığı ilk duyuş” olarak tanımlamasını da özümsemiş olduğunu ortaya koyuyor.

TARİHİ YAPAN ŞİİR

Konu yıllar önce de “Nâzım ve Çerkez Ethem” vesilesiyle Broy’da değerlendirilmişti (S: 9, Temmuz 1986):

“Şiirin tarihle zorunlu olarak ilişkiye girmesinin ana nedeni, bireyin tarihten gelmesi, tarihin ürünü olmasıdır. Bireyde tarihin bugünü ve varış eğrisi, yaşamın somut görünüşleriyle yer alır. Şair, toplumun hangi kesiminden olursa olsun, bireyle yüz yüze geldiğinde, onu tarihsel eylem olarak bulur. Günün doğrularıyla ve yanlışlarıyla iç içe... [...] birey; toplumun bu canlı hücresi, bir yandan toplumla birlikte, bir yandan ona rağmen vardır. O, toplumsal bir varoluştur ama, birey oluş, toplumda erimemeyi, kendini sürekli var kılmayı gerektirir. Birey, toplumun güncel tarihinin, bugünkü ve gelecekteki durumlarının olduğu kadar, dünkü durumlarının da kapsamıdır. ...

“Öyleyse şair; şiirin öznesi ve nesnesi olarak da bireyle buluşmak ereğindedir. Bireyi toplumsal dinamiğin, eylemin nesnesi değil, kendisi; onu açıklayan ve taşıyan somutluğu olarak kavrama çabasındadır. ...

“Nâzım, Şeyh Bedrettin’i de, Manzaralar’ı ve Saat 21 - 22 Şiirleri’ni de, İspanya için yazdıklarını da bu bilinçle, bu tutarlılıkla yazdı. Bu yüzden de işlevi günüyle sınırlı kalmadı. Ya da insanı somutlayan bireyin yetkin anlatımıyla sınırlandı.”

* Yazının tamamı Üvercinka’nın Haziran 2022 / 92. sayısında yer aldı. Konuyu yarın Avusturya ADD’nin düzenlediği Nâzım Hikmet Anması’nda işlemeyi sürdürüyoruz:

https://ataturk-at.zoom.us/j/81773856576

Meeting-ID: 817 7385 6576