Tragedya ve oryantalizmin kökleri

Avrupa Merkezcilik ve Oryantalizm, sistemli ve bütünlüklü düşünce olarak liberal ideolojinin doğuşuyla birlikte gündeme gelmişti.

Ancak Avrupa Merkezcilik ve Oryantalizmin kültürel kökleri, Antik Yunan’a kadar uzanmaktadır.

Modern Batı düşüncesi, Avrupa Merkezcilik yazımını inşa ederken liberalizmin demokrasi iddiasını Antik Yunan demokrasisine dayandırmış böylelikle liberalizmin beş bin yıllık demokrasiyle özdeş olduğu miti, Avrupa Merkezci yazımla yaratılmıştır.

Ancak Batı düşüncesi, Oryantalizmi inşa ederken tarihin mitlerine fazla ihtiyaç duymamıştır, çünkü Yunan demokrasisinde Doğu’ya dair önyargılar M.Ö. 5. yüzyılda dahi gözlemlenmektedir.

Bu bağlamda Avrupa Merkezcilik ve Oryantalizmin kültürel izleri tragedyalarda en berrak biçimde görülebilir. Çünkü Antik Yunan’da demokrasinin yükselişiyle tragedyaların yazılması aynı döneme denk gelmektedir.

İçeride derin toplumsal eşitsizliklere kolonyalist, yayılmacı dış politikanın eşlik ettiği Yunan demokrasisinin dışlayıcı ve emperyalist karakteri bu tragedyalarla açığa çıkar.

Bu bağlamda Aiskhylos’un Persler tragedyası üzerinde durulması gereken önemli eserlerin başında gelir.

Persler tragedyası, bir kişinin değil bir halkın trajedisini gündeme getirdiği gibi anlatılan hikaye barbar ilan edilen düşmanın, komşunun felaketidir.

Yunan-Pers Savaşı’nı konu alan oyun, Yunanlılara savaştığı komşusunun trajedisine yakından bakmayı salık verirken, evrensel hümanizme kollarını açmıştır.

Ancak, aynı zamanda Yunanlıların zaferini oryantalist bir gözle kutlayarak kendi evrensel hümanizminin sınırlarını göstermektedir.

Persler oyunu Avrupa merkezci ideolojinin kurucu, belki de ilk metnidir bu anlamda. Antik Yunan’da bu tragedyayla kurulan söylem yüzyıllar boyunca Avrupa merkezciliğin karakterini belirlemiş ve oryantalist imgelerin çizgilerini şekillendirmiştir.

Batı’nın sanatsal anlamda yükseldiği Rönesans’ta Dante’nin İlahi Komedya başyapıtında, Aydınlanma döneminde Montesquieu’nün İran Mektupları eserinde aynı açmaz gözlemlenir.

Batı’nın insanı yücelten, evrensel hümanizminin en pırıltılı anlarında dahi Doğu karşıtlığı kendisini gösterir.

Halka Yol Gösteren Özgürlük tablosuyla devrimci Avrupa’nın evrensel değerlerini resmeden Delacroix, Sakız Adası Katliamı eseriyle Yunan demokrasi mitini yücelten, Doğu’yu barbar biçimde gösteren oryantalizmi tuvaline yansıtmıştı.

Aiskhylos gibi Dante ve Montesquieu da evrensel hümanizm iddialarına rağmen kendi içinde oryantalist söylemi yineleyerek Batı ‘demokrasisinin’ çitlerinin dışına çıkamamışlardır.

Daha çarpıcı olanı Avrupa’nın kendi kimliğini, Persler oyunundan İran Mektupları’na kadar, İran karşıtlığı üzerinden inşa etmesidir.

Kuşkusuz Aiskhylos oyununda, Antik Yunan demokrasisinin yurttaş-yabancı, dost-düşman, Yunan-barbar karşıtlığı üzerine kurulan dışlayıcı karakterinin sınırlarını genişletmeyi amaçlamıştır.

Aiskhylos Atina demokrasisinin sınırlarını, önyargılarını aşmak isterken nasıl bir yol izlemektedir? Ve sınırları aşmak isterken nasıl yeni sınırlar çizmiştir?

PERS KARŞITLIĞIYLA KUTSANAN YUNAN ÖZGÜRLÜĞÜ

Tragedya, Pers İmparatorluğu’nun başkenti Susa’da başlar. “Yunan’a kölelik boyunduruğu takmak” için Pers ordusu sefere çıkmıştır. Ne var ki oyunun başında kasvetli bir hava vardır, insanlar huzursuzdur. Endişeli şekilde haber bekleyen Susa halkının korkularını Kral Serhas’ın annesi Atossa dile getirir.

Atossa rüyasında tasvir edilenler, Yunan’ın boyun eğmeyerek Persleri bozguna uğratacağının haberini verir:

“Güzel fistanlara bürünmüş iki kadın belirdi gözlerimin önünde. Biri Pers zevkiyle giyinmiş, diğeri Dor. Uzun boyları, kusursuz güzellikleriyle gölgede bırakır bugünküleri. İki ikiz kardeşti bunlar, bir soydan. Birinin yurdu Hellas’tı, öbürünün barbar ülkesi talihlerince.

Düşümde bakıyorum bir anlaşmazlık çıkmış aralarında. Oğlum da sindirmek istedi onları, savaş arabasına koşmaya kalktı ikisini de geçirip koşumları... Biri boyun eğdi, uysalca kendi uzattı ağzını geme. Öbürü ise çırpındı, ayak diredi. Sonra iki eliyle kavrayıp koşumları kopardı, savurdu gitti arabayı.”

Bu rüyada Pers ve Yunan’ın resmedilişi çağının koşullarına göre oldukça hümanisttir. İki halk arasındaki ayrım etnik olarak gösterilmez hatta kardeş olarak değinilir. Atossa, ihtiyar meclisine Atinalıların nasıl kimseler olduklarını sorduğunda ,“hiçbir ölümlüye kul köle olmayan halk” cevabını alır.

Ne var ki bu sahnede Pers boyun eğen, itaat eden; Yunan ise direnen, başkaldıran olarak resmedilir.

Aiskhylos iki halk arasındaki önyargıları aşmak isterken, iki halkın farklılığını kültürel olarak tanımlayarak, oryantalizmin yüzyıllardır kullandığı söylemin tohumlarını atmıştır. Özgürlük aşığı ve boyun eğmeyen Avrupa demokrasisi miti, Doğu’nun kültürel itaatkârlığı karşıtlığı üzerinden kurulmuştur.

Kral Serhas hybris’e (ölçüsüzlük, sınır tanımazlık) kapılıp güç zehirlenmesi geçirmiş, Yunan ve Pers’i birbirinden ayıran ‘kutsal sınırı’ ihlal ederek büyük hamartia’yı (büyük hata) gerçekleştirmiştir.

Serhas haksız bir savaş başlatıp Yunan’ı işgal ederek ilk hatasını, Yunan şehirlerini ve tapınaklarını yağmalayıp yıkarak ikinci büyük hatasını yapmıştır. Serhas’ın kaçınılmaz trajedisi bellidir, tanrıların gazabını üstüne çekmiştir. Ancak Serhas ile birlikte bütün Pers halkı aynı felaketin karanlıklarına itilir.

Pers ordusunun yenilip telef olduğu ve büyük felaketlerin Susa şehrinin kapısına dayandığı sırada, Pers toplumunda yaşanan kargaşa betimlenir.

Pers kralı savaş kararı aldığında kimse fikrini söyleyememiştir. Pers kralının tanrılarla yaraşır tiranlık kudreti gösterilir. Pers kralının tiranlığı öyle bir korku yaratmıştır ki yenilgisinin sorumlusu olarak kendisinden doğrudan hesap sorulamaz.

ORYANTİLİZMİN SİHİRLİ SÖZCÜĞÜ: PARRHESİA

Oyundaki daha çarpıcı sahne, Serhas’tan hesap sormak ve akıl danışmak için Serhas’ın ölen babası eski kral Darius’un ruhunun çağrılmasıdır. İhtiyarlar meclisi Darius’un ruhunu karşılarında görünce dilleri tutulur, konuşamazlar. Darius “bana beslediğiniz derin saygı engel oluyor konuşmanıza” diyerek sessizliği bozar.

Aiskhylos bu sahnede, oyun boyunca alt metin olarak seyirciye hissettirdiği şeyi açığa vurur: ‘Parrhesia’, yani ifade özgürlüğü.

Oyunun başında Atossa’nın rüyasında dile getirilen Yunan-Pers halkı arasındaki kültürel ayrım parrhesia-ifade özgürlüğüyle siyasal bir zemine taşınır.

İki halk arasındaki köklü ayrım, yönetim biçimidir, siyasal yapısıdır. Yunanda demokrasi vardır çünkü parrhesia her yurttaşın yasal hakkıdır. Perslerde tiranlık vardır çünkü parrhesia kamusal hayatta bulunmaz. Bundan dolayı Pers yurttaşından da bahsedilemez.

Geçtiğimiz yıllarda Tahran’da meydana gelen olaylar sonrası başta ABD başkanı Trump başta olmak üzere bütün Batı kamuoyu İran rejimini eleştirirken aynı şeyi vurgulamaktadırlar: İran’da ifade özgürlüğünün olmaması.

Aiskhylos’un Yunan demokrasisinin dışlayıcı karakterini ‘iyileştirmek’ isterken kullandığı parrhesia kavramını bugün Batı kendi ‘tek ve biricikliğini’ tanımlamak için kullanmaktadır.

Parrhesia kavramını bugün Batı’nın politik müdahalesine meşruiyet sağlamakta, parrhesia’nın olmadığı ‘barbar’ Doğu toplumlarına emperyalist müdahale için ideolojik silah olarak kullanmaktadır.

Tragedyalarda Avrupa demokrasisinin dışlayıcı ve saldırgan kökleri ve Antik Yunan’dan itibaren inşa edilen oryantalist söylemin derin izleri takip edilebilir. Bu soruşturmalarla Batı uygarlığının açmazları daha berrak biçimde görüleceği gibi, yeni bir uygarlığın ilerleyeceği yoldaki toprağın temizlenmesini de sağlanacaktır.