Türkçemiz ve yeni yüzyıl

Size bir itirafta bulunayım mı…

Artık “önümüzde zor günler var…” diye söze ve de yazıya başlamaktan bıktım artık.

Zaten hiç de bize göre değil. “zor” da ne oluyormuş…!

Çalış… çalış… yenersin! Bugün değilse yarın… ama mutlaka…

Azim irade… ya olacak ya olacak… biz yaparız.

Biri biter diğeri başlar.

Bazen diyorum ki… ne zaman emekli olacağım…

Unuttuğumdan değil. Biliyorum kaç yıl oldu emekli olalı… Hem öyle erken yaşa filan da takılmadan. Yaşımın hakkıyla.

Ama gelin de siz bize durmayı.. duraklamayı öğretin.

Sözlüğümüze koymayı unutmuşlar.

Hadi, bir itiraf daha gelsin.

Yazarken bile keyifleniyorum.

Pek ballı.

Acıyı bal eylemek filan değil.

Bildiğin ballı.

Etrafıma bakıyorum.

Ben tek miyim… yo ooo bütün Vatan Partililer öyle… övünmek gibi olmasın ama.

Soner Polat komutanımın adını anmadan geçemeyeceğim. Belindeki meğer o kanserin şiddetli ağrısıyla sancısıyla “söz verdim gitmem lazım” diye siz deyin Çorlu, ben diyeyim Berlin az mı dolaşmış.

Benim kızım 11 yaşındayken bir gün bana dedi ki: “Anne üşenmek demek ne demek…”

Yani, o güne kadar bizden ve çevresinden o sözcüğü hiç duymamış.

'Bu sene Noel Baba'dan hediye bekleyenlere kötü bir haberim var.
Kriz onu da vurdu'

Oysa iyi Türkçecidir. İki yaşındayken de aramızda şöyle bir konuşma geçmişti:

- Ne yapıyorsun, anne?

- Süpürge süpürüyorum, kızım görmüyor musun..

- Ne komik konuşuyorsun, hiç süpürge süpürülür mü, toz süpürülür…

Bir elimdeki süpürgeye baktım, bir yere bir ona… haklı.

Türkçe böyledir işte.

Mantıklıdır.

Kaç bin yıldır süzüle süzüle gelmiş.

Irmak gürül gürül aktıkça toz zerreciği kadar çıkıntı varsa onu bile düzlemiş… temizlemiş.

Bir içim su.

İfade zenginliği. Hem görsel hem sözel… hem yaşanmışlık, müthiş bir birikim, bellek dolu rengarenk hem de sözel… türetme olanaklarıyla okyanuslara bile açılabilirsin… hece bile değil minicik tek bir harfle … ses karşılığı bir harf anlama, bir  başka anlam zenginliği katıverir.. üret gitsin.

Hadi bakalım, bir övünme meselesi daha.

Bir arkadaşım sosyal medyadan iletti yandaki yazıyı. Nerede yayımlandı bilmiyorum ama olduğu gibi aldım.

BU DİLİ MATEMATİKÇİLER Mİ YAPTI?

Türkçe yoğun bir dildir, derindir. Kökü çok diplerde olduğundan, uzun yıllar içinde fazlalıklardan arınmıştır. Bir fikir kısa sözcüklerle rahatça anlatılabilir.

"Okutturdu" sözünü Farsça söyleyebilmek için kaç kelimeye ihtiyaç vardır mesela?

7 mi?  10 mu? 13 mü?

"Okutturmuştum" sözünü söyleyebilir misiniz, peki ?

"Gelemeyecekmiş" kelimesinin İngilizcesine bakalım: "It has been learned that he will not be able to come"

Öyle kelimelerimiz vardır ki, bir İngiliz dil bilimci bir sayfa yazsa bile o anlamı çıkartamaz.

Beyin yanması garanti!

Türkçeyi sonradan öğrenmiş İngiliz bir arkadaşım vardı. Bir türlü "işe gidiyorum" diyemezdi. "İşemeye gidiyorum" derdi. Bizi gülmekten öldürürdü. Söylediği tek şey "Bu dili matematikçiler mi yaptı?"

Tam da burada Türk bilim adamı rahmetli Oktay Sinanoğlu'na kulak vermek gerekir ki kendisi Yale Üniversitesi'nde (ABD) "tam profesörlük" unvanını en genç yaşta kazanan öğretim üyesidir ve dünyanın sayılı dahîleri arasında ismi anılır.

"Türk dilinin yapısı matematikseldir. Türkçe okunduğu gibi yazılan, yazıldığı gibi okunan bir dil olduğundan bilgisayar için en yatkın dildir."

Tüm bu sebeplerden de bilim dili olmaya en layık olanıdır.

Dünyada, geçmişi 4000 yıl öncesine giden diller bir elin parmaklarını geçmez. Türkçe bunlardan biridir.

Kaldı ki Türk medeniyeti bugüne kadar yok olmadan gelebilmiş dünyanın en eski 3 medeniyetinden biri olarak kabul edilir. Kökleri çok derinlere dayanan bir dil elbette ki güçlü olacaktır.

Esasında Türk'ün hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, kendisinden başka...

Bugün günlerden yine "Türkçe" olsun dedik.

Türkçe düşün, Türkçe sev...

Umudun Türk'çe olsun. (@laledemirtass /Lale Demirtaş)

Bu da bir başka dünya gerçeği. Noel süslemelerinin yüzde 87.6'sını Çin üretiyormuş. Yalnızca yüzde 0.8'ini ABD.

TÜRKÇE DÜŞÜNEN KİŞİNİN BEYNİ MATEMATİK GİBİ ÇALIŞIR

Lale Demirbaş’ın yazısının altına gönderen de bir ek yapmış:

“Türkçe dünyanın en matematiksel dilidir” diye başlıyor. Sonra da şöyle devam ediyor:

“Bu dile hakim olan ve bu dille düşünen kişinin beyni de matematik gibi çalışır…bunun yanında da bir iki dile hâkimseniz ve sözcük dağarcığınız ve bilgi hazineniz de genişse düşünceye devrim yaptırabilirsiniz.

Türkler pratik düşünür, denir.

Bu, Türkçenin olanak verdiği hızlı düşünmekten ileri gelir.

Arkadaşımız yukarıda İngilizce bir örnek vermiş, biz de bir Almanca örnekle destekleyelim.

Türkçe: “yaptırdım”

Almanca: İch habe es machen lassen.

Türkçe: “yaptırttım”

Almanca: İch habe es zu ihm machen lassen.

Bir eylemi biz bir sözcük ile ifade edebiliyorken, Almancada bir cümle kurmanız şart.

Ne kadar hızlı ve pratik değil mi?

Elinizde böyle hazine gibi bir dil varken bozmayın.

Absurt mapsurt demeyin.

Okey mokey demeyin.

Jenerasyon menarasyon demeyin.

Tam ve öz Türkçe konuşun.

Konuştuğunuz Türkçeyi geliştirin.

Türkler dünyanın en zeki milletlerinden biridir.

Bunun iki nedeninden birisi konuştuğu matematik gibi dildir.”

BU DA BENDEN GELSİN

Yan masadan alevli mi alevli!

Bu yıl bol bol övünme yılı olsun! Hak ediyoruz.

Türkçeniz temiz, matematiğinizin yolu açık olsun.

KENDİNİ ISIRAN ADAM

Biraz da gülümseyelim...

O da Oğuz Aral’dan gelsin...

 “Kendi Kıçını Isırabilen İlk İnsan...” başlıklı yazısı. Bir yaş büyüyeceklere öğütle bitiyor:

“Ağzımda tek bir tane bile diş yok... 2 sene önce bir haftada 15 diş birden çektirmek zorunda kalmıştım...” diye başlamış o da yazısına. Sonra macerası başlamış. Buyurun birlikte okuyalım:

“2 ay içinde yaptırdığım takma dişleri de maalesef 15 dakika takmış sonra çekmeceye atmıştım....

Geçenlerde dişçim;

- Artık, inadı bırakmak zorundasınız Oğuz Bey. Size bir protez yapmamız gerekiyor, dedi.

- Nee!.. Ben yüzük ve kol saati bile takamam. Gömleğimin yakası enseme değince sinirlenirim… O tenekeyi ağzıma nasıl sokarım?

diye gürledim…

Aslında gürlemek istedim de ağzımdan:

“Pfotef… Ben yümüfüf müfkof!..” gibisinden Avni’ce sesler çıkardım. Çünkü son yıllarda beni terk etmeye başlayan saçlarıma ve dişlerime yeni iki diş daha eklenmişti. Zalim dişçi, son olarak önden iki dişimi daha benden çalmıştı… Dişlerimin arasında oluşan boşluklardan hava kaçırıyor ve konuşurken pofuf, lofuf gibisinden Türkçede olmayan sesler çıkarıyordum.

- Ben, bunları dama atayım, yenisi çıkar!” filan dedimse de dişçim bilimsel bir ukalalıkla:

- Beslenme bozukluğu başlayacak dedi.

- Zaten bir şey çiğnediğim yok. Son yıllarda alkolle besleniyorum.

- Ama güzel bir kıza gülümsemeniz gerekince, ne yapacaksınız?

Bu doktor bir haindi… Bir zalimdi… Belki de gizli bir Rus casusuydu. Bir hafta sonra, yarım ay şeklindeki bir tenekeye iliştirmiş üç dört kazma dişi burnuma dayayıp: “Nasıl buldunuz?” diye sordu.

Protez, kıçlarına sopayla vurduğum zaman Bekir’in itlerinin bana hırlayışlarını anımsatıyordu. Ben de yeni protezime “Hırrf” diye hırladım.

Tenekeyi ağzıma sokar sokmaz, midemin ne hale geldiğini ve neler olduğunu anlatmayacağım.

Yalnız “Beygir kompleksim” uzun sürdü. Evde, durup dururken eşinip kişniyordum… Hatta ruhumun derinliklerinden şaha kalkma arzuları yükseliyordu. Çünkü, o teneke ağzımdayken kendimi ağzına gem vurulmuş beygir gibi hissediyordum.

İlk protez kazasını pencereden denizi seyrederken geçirdim. Günde içtiğim üç paket sigaranın yardımıyla öksürürken, protez fırlayıp gitti ve camı kırdı. Allah’ın ayazında, bir camcı bulup camı taktırana kadar dondum. Böylece, protezin nezle yaptığını da öğrenmiş oldum.

Daha ilk günlerde protezimle geçinemeyeceğimiz belli oldu. Alçak, ağzımın orasını burasını yeni bir pabuç gibi vuruyor, bazen fırlayıp gidiyor, öteberiyi kırıyordu. Ben de onu evde takmamaya karar verdim. Ancak, dışarı çıkınca ya da eve biri gelince, “adamlık ağzımı giyinirim” dedim.

Yalnız, çıkarınca nereye koyacaktım? Yıllardan beri protez mahkûmu olan bir arkadaşım takmadığım zamanlar onu su dolu bir bardağa koymamı salık verdi.

Ama bir bardağın içinde sırıtarak bana bakan dişleri görürsem ben, ömür boyu herhangi bir bardaktan bir daha su içemem. Su o kadar önemli değil, içki de içemem. Bu yaştan sonra şişeden içecek değilim ya!..

Sonunda protezimi, dergi ve kitapların arasına koymaya başladım. Ama hangi dergiydi, hangi kitaptı ara ki bulasın. Evde binlerce dergi ve kitap var.

Zaten, çocukluğumdan beri dalgın ve unutkan biriyim!

“Şeytan aldı götürdüüü…Satamadan getirdii… Lan alçak, neredeysen ses ver!” diye evde bütün gün dört döndüğüm oluyordu.

Bazen evin kapısı çalınıyor. Pencereden bakıyorum, bir konuk gelmiş… “Bif dakkaf!” diye ünüleyip yıldırım gibi başlıyorum protezimi aranmaya… Oradan oraya deliler gibi koşuşturup namerdin saklandığı yeri bulmaya çalışıyorum.

Tabii, kapıdaki bir süre sonra sıkılıp gidiyor ve muhtemelen eve kadın filan attığımı düşünüyor. Kitap, dergi gibi entelektüel metodlar sökmeyince, protezimi yanımda taşımaya karar verdim.

Artık, deli danalar gibi oradan oraya saldırarak kendime bayramlık bir ağız aramaktan vazgeçmiştim.

Dişli tenekeyi, mendilime sarıp cebime sokuşturuyordum. Gerektiği anda, hızlı silah çeken bir kovboy fiyakasıyla çekip yerine yerleştiriyordum.

Vee, yeni dişlerimle en dayanılmaz olduğuna inandığım gülücüklerimle gülümsüyordum.

Geçen akşam evde yalnızdım. Keyifle limonlu votkamı hazırladım. Steyvırt Grencır’la Mel Ferır'ın oynadığı ve benim için bütün zamanların en güzel filmi olan Skaramuş'u izlemek üzere televizyonun karşısındaki koltuğuma çöktüm.

Ama çökmemle “Yandım Allah!” diye havaya zıplamam bir oldu. Birisi, fena halde kıçımı ısırmıştı. Birisi değil, ben kendi kıçımı ısırmıştım. Mendilden sıyrılan protez, cebim delik olduğu için pantolonun ağ kısmına yuvarlanmış, üstüne oturunca da alçak dişli teneke beni dişlemişti.

Böylece, kendi kıçını ısırabilen ilk insan olarak insanlık tarihine geçmiş bulunuyorum.

İhtiyarlayınca Cumhurbaşkanı, Başbakan filan olunuyor diye aldanmayın…

Beş paralık aklınız varsa, sakın ihtiyarlamayın!" (Oğuz Aral)

HHH

HAREKETLİ VE BEREKETLİ BİR YIL

Oğuz Aral’ın öyküsü “ihtiyarlamayın” diye bitiyor. Yani şimdi bunun arkasından şöyle de bir şey denir mi… Fethi Naci’den duymuştum:  Yaş alın yaşlanmayın”… ya da sağlıklı yaşlanın… ya da artık çoluk çocuğun eğlencesi gibi dişlerinize iyi bakın… filan..

HHH

Benim size bu yeni yüzyılımızda daha gerçekçi bir önerim var. Denenmiş.

En iyisi siz Vatan Partili olun!

Ne yapayım, yani. Bulduğumuz sihirli yaşlanmama ve çok çalışma, yorulmama “formülünü” sizden gizleyeyim mi…

Mutlu edin.

Mutlu olun.

Türkçe düşünün, Türkçe sevin...

Türkçenizi sevin.

Umudunuz Türk'çe olsun.

Hayatın keyfini çıkarın.

Her dem genç kalın…

Cumhurbaşkanı olun. Dişleriniz sağlam kalsın.

Akıllı olun. Yaşlanmayın. Yaşatın.

İyi yıllar olsun.

Her yeni yılınız bir öncekinden daha keyifli ve hareketli, bereketli geçsin.

Türkiye’mizin ihtiyacı var.