Wilders mi, Baobab mı?

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim zaferi, 28 Mayıs’ı izleyen ilk günlerde Avrupa’da ciddi bir hayal kırıklığı yarattı. Bu  hayal kırıklığından kuşkusuz Avrupa’da yaşayan Türk seçmen de nasibini alacaktı.

Birçok tanınmış politikacı veya köşe yazarı, bazı AB ülkelerinde yüzde 70’ı bulan Erdoğan oyları nedeniyle Türk seçmeni suçlayacaktı. Bunlar ‘basit insanlardı’! “Otoriterliği destekleyen milliyetçiler” idi. Avrupa’da ne arıyorlardı? Ülkelerine gönderilseler daha iyi olacaktı. Hatta bunları söyleyenlerin arasında Altılı Masaya oy vermiş bazı Türkler de görüldü: “ Erdoğan’ı yeniden iktidara getirdiklerine göre dönsünler artık Türkiye’ye, istedikleri o rejimde yaşasınlar.”

Seçim öncesi aylarda yanlış tahliller yaptıklarını itiraf eden bazı Avrupalı analistler de bu defa doğru bir seçim sonucu tahlili yapma işine soyundular: “ 28 Mayıs gösterdi ki, Türkiye’de, Atatürk devrimi yıllarında gelişen laiklik ve milliyetçilikten, laiklik ayağı günümüzde artık eskisi kadar popüler olmasa da, milliyetçilik ayağı son yıllarda çok güçlenmiştir.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a oy veren Türkler geri gönderilsin diyenlerden birisi de Hollandalı ırkçı ve yabancı düşmanı parti PVV’nin Başkanı Wilders idi. Medyada tartışmaya yol açan ‘defolsunlar’ sözü, bu tavrın bir diğer boyutunun da Avrupa’da son dönemde yeniden canlanan ‘farklı düşünce istememek’ olduğunu gösteriyor.

Ama bu tartışma bana farklı bir şeyi farkettirdi: BAOBAB! Baobab’ı sevdirtti!

BAOBAB FARKLI GÖRÜŞSÜZ TARİH OLAMAYACAĞINA TANIK

Evet, ne alaka, Baobab da kim diyeceksiniz haklı olarak. Anlatayım.

Baobab Afrika’da, Senegal’de yaşayan 6000 yaşında bir bilge. 

6000 yıl önce doğduğunda ailesi çok kalabalıktı. Avrupa ve Akdeniz’den Batı Afrika’ya kadar uzanan bölge, günümüzün üç misli ağaç doluydu. İnsanlar M.Ö. 3000 yıllarında Anadolu’da başlayan Bronz çağına henüz girmemiş, bronzdan kesici aletleri henüz yapmamış olduğundan, ormanlar  uçsuz bucaksızdı.

Bu nedenle Baobab’ın bebeklik günleri çok mutlu geçti. Hatta ‘Anadolu’ ismi bile icat olunmamıştı, bunu çok sonraları, yani büyüdüğünde, M.Ö. 900 yıllarında duyacaktı.

Baobab çocukken bir gün az kalsın boğuluyordu. M. Ö. 4100 yıllarıydı galiba. Her tarafı sel basmıştı. Adına sonraları Nuh Tufanı dediler çevresindekiler. Zor kurtuldu.

Bir gece Senegal’deki çevresinden bazı insanlar kuzey doğuya taşındılar. Göç ettiler. Nil denilen bir nehrin kenarında yiyecek çok diye duymuşlardı. Mısır denilen bu yeni bölgeyi Menes (M.Ö. 3100)  adlı bir firavun yönetmeye başlamıştı.

Bu Menes güneşi Tanrı,  kendini de onun yarımı sanıyordu. Baobab’a  çok komik geldi bu hikaye, o gün bayağı gülmüştü. Ama şunu anlayamamıştı: Bu Menes aslında çok akıllıydı, kendisini Tanrının parçası göstererek köylülerin kurban bağışlarını yiyor, hem de onlara kendisi için  büyük binalar yaptırtıyordu.

Menes’ten sonra dünyaya gelen tüm krallar bu fikri  pek beğendiler, onlar da kendilerinin tanrı olduğunu söylediler. Başkalarını ise beğenmemeye başladılar. Kendilerinden farklı kimseyi istemiyorlardı.

Menes’ten sonra gelen krallardan kimileri etraflarına pek çok farklı ve birbiriyle geçinemeyen insanı takarak daha kuzeye, Avrupa’ya göç ettiler, oralara yerleşip, sonraları sarışınlaştılar soğuktan.

Çok kavgalar ettiler aralarında, ama farklı düşünenleri yok etmek, ya da gezegenimizden başka gezegenlere sürmek hiçbirine nasip olmadı. Farklılıklarla hep birlikte yaşamak zorunda kaldılar.

Baobab, 2300 yaşına gelip tam emeklemeye başlarken bu defa Gılgamış destanı (Hammurabi, M.Ö. 1750) diye yeni bir hikaye duydu. Bu kişi, farklılıklara saygısı olmayanlara karşı icat ettiği yasalarla tanınıyordu.

Bir de çabucak testi, tencere, kap kacak, bıçak yapabilen döngülü bir yeni aletin icad edildiğini duydu. Bu faydalı yeni aletler yüzünden nüfus daha da arttı, ama geçim sıkıntısı da arttı. Kavgalar, göçler de arttı o zaman..

Ama yine farklı düşünenleri başka gezegenlere gönderebilen bir kral yeryüzüne gelmedi. Farklı düşüncelerle birlikte yaşamayı sürdürdüler. Aksine zaten hepsi de birbirine karışıp, daha da melezleşti.

O sıralar insanlar Baobab’ı pek tehdid etmiyordu. Zaten Avrasya’nın tüm insan nüfusu bile 4-5 milyonu aşmıyordu. Ama bu ileriki  yüzyıllarda, demir çağında, 15 milyonu geçecekti. Yine de Baboab ve arkadaşları çoğunluktular, rahatsız olmadılar.

Yürüme yaşına erince Kudüs (M.Ö. 1100),  Babilon (M.Ö. 1900), İstanbul (Lygos, M.Ö. 1100), Roma (M.Ö. 1200) gibi kentler çıkmıştı, bu kentleri  merak etmeye başladı. O doğduğunda yoktu henüz bu yerler, sadece Göbeklitepe, Çatalhöyük, Truva, Ur, Uruk gibi başka bazı yerleşim yerleri vardı.

Sonraları dünya çok kalabalıklaştı, yeni aletler çıktı, ama geçimsizlik de çoğaldı…Birbirlerini başka yerlere sürmek isteyenler de çoğaldı. Hatta çok sonraları Hitler diye birisi çıktı, bırakın başka yerlere sürmeyi, toplama kamplarında yakmaya bile kalktı farklı düşünenleri.

Ama bu fanilerin hiçbiri, ne yaparlarsa yapsınlar, farksızlığı gerçekleştirmeyi başaramadı ve hepsi farklı düşünenlerle birlikte yaşamayı sürdürmek zorunda kaldı.

Farklı düşünenlerin kökü bir türlü kazınamıyor, bir türlü yok edilemiyor, ve hiç biryere de sürülemiyorlardı. Zaten herkes birbirinden farklı düşündüğünden dolayı, hepsini yok etmeyi başarsalar, aslında kendilerini de yok etmeleri gerekecek ve sonuçta hiçbiri kalmayacaktı.

Baobab şu anda ergenlik çağına yeni girmiş durumda ve galiba Baorab’a aşık, ondan esen her rüzgar  dallarını tuhaf biçimde ürpertip, Baobab’ı derin gelecek hülyalarına daldırıyor. Hala her tarafı farklı düşünenlerle dolu.

TAHAMMÜLSÜZLERİN TÜM BALTALARINA TANIK  BAOBAB  

Baobab bir ağaç, hem de dünyamızın en yaşlı ağacı. Epey balta yemiş.

Ve 6000 yıldır Afrika’da hala o durduğu aynı yerde duruyor.

O kadar farklı görüşe tanık olmuş, etrafında farklı düşünenleri yok etmek,sürmek isteyen kim varsa ölmüş ama o hala orada, dimdik.

Bütün farklılıklara tahammül etmiş, tahammülsüzlerin tüm baltalarına direnmiş o.

Birbirinin düşüncesine , inancına tahammül edemeyen bir sürü insan gelip geçmiş 6000 yıllık ömründen, ama hiçbiri öyle bir toplum kuramamış, hep kendileri yok olmuşlar.

Ne de o tahammülsüz faniler geçen o 6000 yıla rağmen onu yıkabilmişler.

Baobab farklılığa tahammülün olduğu kadar, sadece ‘benim’ diyerek  ‘başka düşünce olmasın’ isteyen fanilerin durmadan yenilişini de 6000 yıldır izleme fırsatına sahip olmuş olan, görmüş geçirmiş bir bilge.

O hala var, Ama farklılığı reddeden o fanilerin hiçbiri kalmamış 6000 yıldır.

Farklılık kalıcı, bunu reddedenler gidicidir. Yani: gerçek kalıcı, gerçeği beğenmeyenin bizzat kendisi gidicidir.

İşte o gidici tahammülsüz fanilerin sadece bir yenisinden başka bir şey olmayan  Wilders bana farkettirdi ki; farklı düşüncelere hoşgörü ve tahammül Baobab kadar uzun ömürlü olmasaydı tarihte, yer yüzünde tek bir insan dahi kalmayacaktı.

Yani Wilders gibi insanlar dahi varlıklarını, farklılığa saygısı olanlara borçludurlar.

AMA SUÇLAMA HAVASI BİR BAŞKA NEDENLE ARTIK DAĞILIYOR  

Fakat son bir kaç gündür Erdoğan’a oy veren seçmene ‘defol’ diyenler suskunlaştı. Puslu hava dağılır gibi.

Puslu havanın dağılmaya yüz tuttuğunu farkedince, “Baoab’ı mı farkettiler acaba? İnsanın farklı görüşler olmadan var olamayacağını mı anladılar birden?” diye düşünmedim değil.  Olayı Baobab’ı kavramaya bağlamıştım yani, ama alakası yokmuş.

Batı medyasını iki üç gündür okuyunca nedenini anladım. Reuters mesela, medyaların kaynak babası Reuters bile yazmış dün: “Analistler, Şimşek'in Hazine ve Maliye Bakanlığına atanmasının önümüzdeki aylarda faiz artırımına zemin hazırlayabileceğini söylüyorlar - bu, Erdoğan'ın yükselen enflasyona rağmen uzun süredir devam eden faiz oranlarını düşürme politikasından belirgin bir dönüş.”

Hay allah, buymuş Türk seçmene karşı sakinleşmelerin nedeni meğerse. Batı bankaları Türkiye’de faizler bayağı bir yükselse de borç verip tatlı karlar sağlayabilsek diye uzun süredir düşler kuruyorlardı. Onlara akacak faiz gelirinin  daha da kemer sıkacak olan Türk halkının cebinden çıkacak olması kendilerine ‘ortodoks’ diyen bu bankaları hiç  ilgilendirmiyordu. Türkiye’de faizin tırmanmasıyla, yatırım sermayesinin de pahalılaşacağından dolayı üretimin zarar göreceği de onları hiç ilgilendirmiyordu. Altılı Masa yenilince bu konuda hayal kırıklığına uğramışlardı. Anlaşılan hıncını Türk seçmenden çıkarıyorlardı. Ama Mehmet Şimşek bakan yapılınca, yumuşayıverdiler demek ki birden.

Ben ise farklı düşüncelerin önemini kavrayıp Erdoğan’a oy veren Türk seçmene saygı göstermeye başladılar sanmıştım. Hay Allah!