Başka hayatlar

Hangi söz iklimi insanı insandan ayırır onu düşündüm.

Anlatılan öyküdeki burukluk her birimize dokunacak kadar içli, derin, sızılıydı. Her şey yerli yerindeyken düşen bir çığ, olan bir deprem, haince bir saldırı, çıkan bir tufan gibi bir ânda hayatımızı alabora edeni düşündüm karşılaşma ânımızda anlatılan o öyküyü dinlerken.

İçimizdeki yalnızlıkların ne denli büyük olduğunu, gidenin ardında bıraktığı o başka hayatlara yansıyan yokluğunun burukluğu, bir de üstelik geride kalan bir “günlük” ten söz ediliyorsa, derinden hissetmemek mümkün değil.

Baba sürekli konuşuyordu, paylaşarak varacağı yeri sezinleyebiliyordunuz; genç kız güneş gözlüklerinin ardına kapamıştı kendini. Sessizdi… İçlilik ötesi bir sessizlikti onunkisi. Arada bir kurduğu kesik kesik cümleleri, bırakılmışlığın burukluğunu taşıyordu insana. Ama onun her yarım bıraktığını tamamlayan sözler eden babası ile arasında kurduğu tatlı didişmeyi ele veren bakışlarını bir süre sonra ortaya çıkarıyor. Hayata gülümseyen, ışıltıyla bakan iki göz…

Bir yürek ferahlığı yayılıyor masaya sanki!

Sözü, o tufandan beter hastalıktan uzaklaştırıp başka bir yere taşımak istiyorsun…

“Nasıl gidiyor yatılılık, küçük hanım,” diyerek sözün ayak değiştirmesini sağlıyorsun.

“Eğlenceli… başka başka hayatları tanıyorsun orada…”

Gene kesik kesik edilen sözleri tümleyip İzmir’i konuşuyorsunuz. Sonra, iletişim okumak istediğini söyleyince, bu kez öğretmenliğin tutuyor; ondaki gelecek düşünü kanatlandıracak sözler ediyorsun… Dijital yayıncılık, iletişim teknolojileri, uzmanlaşmanın kaçınılmazlığı, derinlik, vb.

Sizi dinleyen baba, onun bu kararlı halinden memnun.

Ortak dostlarınız, yitip giden o hayatın son fasıllarının tanığı olarak, kaybedilenin adını anarak söze giriyorlar...

“Yeşim de öyle olsun isterdi!”

Ve o yemyeşil cennetten çıkıp otoyoldaki hengâmeye tekrar karıştığında, sana asıl burukluğu yaşatanı düşünüyor, dostunun sessiz çığlığını kulaklarınla duyar gibi oluyorsun bir anda. Yaşarken bilmeliyiz hayatın ve yakınlıklarımızın değerini. İyicil sözleri edebilme cesaretini bulmalı ve asıl birbirimizi görmeyi öğrenmeliyiz, bize verilen hayatın hakkını verecek çaba, özen içinde olmalıyız…

Yitip gidenin ardından ”neden”, “niçin” gibi sorularla kalan ömrümüzü soldurmamak için yaşarken birbirimize karşı cesur ve cesaretli olmalıyız demek istiyordu dostum; edebildiği sözleri ve suskun duruşuyla…

Kuşkusuz bir vicdan sorgusu değildi onunkisi… Ama gene de her birimizde olabilen pişmanlıkları yaşıyordu.

Ve kendi yaşadığı bir ömür kadar uzun, bir ân kadar kısa deneyimi, hadi anayım burada; bir kanserli hastayla yaşamak deneyimini, o süreçte olanları/olmaması gerekenleri/olabilecekleri başkalarıyla paylaşmak kaygısı onu bu alanda bir şeyler yapmaya yöneltmişti.

Sabahın aydınlık vaktinde, bizi bir araya getiren bu düşüncenin ekseninde kahvaltımızı yaparken bunları konuşuyorduk. Evet, bir gün, böyle bir durum karşınıza çıkabilir veya yanı başınızdaki birine taşınabilir…

“Gelsin, düşünürüz” mü diyeceğiz, yoksa; “Ben olmadım, bana değemedi o hastalık” deyip umursamaz bir tavır mı takınacağız?!

Dostum ve yakınları öyle davranmamışlardı kuşkusuz. Ama daha çok ne yapabiliriz, nelerle o acılı süreçleri sağaltabilirizi düşünüyorlardı. Hatta yaptıkları bazı yanlışları da şimdi daha iyi görebildiklerini imliyorlardı…

Bu da şunu gösteriyordu; hastanın yakınındakilerin de danışmanlık alması kaçınılmaz. Onun acı veren çığlığı kendi hayatlarımıza da sızarken için için, geçen / geçecek bu süreci güçlü karşılayabilmek / sağaltabilmek için mutlak donanımlı olmamız gereği gerçeği çıkıyordu karşımıza.

Hayatlarımıza taşınan başka hayatların yansılarına, izlerine, bizdeki duygululuk bağına dönünce; ister istemez onu yaşatacak şeylere de uzanıp, tutunup hatta, son nefesimize kadar onunla birlikte olduğumuzu hissetmek/hissettirmek istiyoruz. Çünkü:

“Hayat bazen

Elinde fırçayla gelir

Tüylerimiz dikilir

Ve kullanmasını

bilen insana

Onun yaptığı

kıyağı

Sözcükler yetmez

adlandırmaya.” ( J.M. Serrat/ Çev.:Süleyman Doğru)