Feodal hastalıklar

Orta Çağı üretmek

Sanayileşmesini olgunlaştırmamış toplumlarda feodalitenin derin izleri bulunur.

Böylesi toplumlar, siyasal ve ekonomik açıdan zamanla modernlik içinde Orta Çağı üretir.

Sınıf bilinci yetersizdir, örgütlenme eksiktir, sanayi değil ticari kapitalizm geçerlidir…

İmparatorluğu Cumhuriyet yapacak kültürel gelişme doğrusal çizgi izlememiş,

devleti, sosyal devlet kılacak iktisadi reformlar ise tam olarak yerleşmemiştir.

Feodal kalıpların toplumsal belleği kodlaması ve sonuçları; çağdaşlık içinde çağdışılık veya normalliğin patolojisi olarak, her yerde, çoğu işte, geçmiş kadar gelecekte zuhur eder.

Elbette bu konuda yalnız değiliz ama yaşadıklarımıza biraz da bu pencereden bakmalıyız.

AĞAYA GEÇMİŞ OLSUN

Feodal hastalıklar, rollerin karıştırılmasında, gerçeğin bastırılmasında, tepkilerin saptırılmasında ortaya çıkar; başkalaşma alır sizi, kendinize ve değerlerinize yabancılaştırır.

Tıp öğrencisi Enes’i bunalıma sürükleyen ve bir cemaat evinde yaşamına son verdiren gelişmeye olgu değil de olay olarak bakmamız da bu anlayışın bir eseridir. Yapılan kimi açıklamalar öğrenilmiş çaresizlik ve celladına aşık olmuş bir insan kümesinin tepkisini çağrıştırmaktadır.

Bir anekdot ile araya girmenin tam zamanıdır: Ağanın oğlu arabasıyla bir köylüyü ezer… Ertesi gün, marabalar, başsağlığı ziyareti yerine ağaya geçmiş olsun demeye gider!

Güç ilişkileri seçeneksiz bir itaati getirmiş, yaşam, sorgulanmaz kabullerle şekillenmiş, kanıksanmış yoksulluk yine kendisini göstermiştir! “Enes’in olayında”, aklı başında itirazlara karşıtlık işte bu feodal anlayış hortlamaktadır. Daha önce de tarikat yurtları ve cemaat evlerinde yaşanan bireysel dramlar veya çok sayıda cana mal olan yangın benzeri “olaylar”, derinliğe inilmeyen, yüzeysel tepkilerle geçiştirilmiştir.

ÖĞRENCİ YURDU DEVLETİN ÖDEVİ

“Olay” bireyseldir veya dar grupsal. Olgu ise, toplumsaldır. Olay ile olgu arasındaki geçişi tıkayan, yıllardır, mahalle baskısı diye orada burada yakınan ve vesayet diye medyada çalım satan çevrelerdir. Olgu şudur: Yurt yapmak, çalıştırmak, denetlemek ve buraları yenilemek çağdaş devletin bölüşülemez ve paylaşılamaz ödevidir. Elbette, hayır sahipleri; bireyler, kurumlar hatta toplumsal gruplar, öğrenciler için barınma sorununun çözümüne katkı sağlayabilirler, ancak bunun yolu, nakdi olarak bağışı kamuya adamak ve ama öğrenci yurdunun A’dan Z’ye devlet tarafından inşa edilmesi ve işletilmesine gönül ferahlığıyla razı olmaktır. Devletin kurumları yurdun, barınma tesisinin yapılandırmasında çok daha karmaşık hizmetleri planlayacak dirayete sahiptir. Bir yurt, güvenli barınma, güvenilir gıda, elektronik kitaplık, mini spor ve ulaşım ve haberleşme olanakları, sağlığa erişim kıvamı, öğrencinin staja yakınlığıyla, gerçek anlamda bir yurttur ve bunu ancak devlet gücü planlayabilir.

SENDİKACININ MESAJI VE DİYANETİN DİLİ

Feodal hastalıklar, rollerin, işlevlerin, sınıf çıkarlarının karıştırılmasına yol açtığı gibi algılarda da kırılmalara yol açar. Siyasi partide, sendikada, kamu yönetiminde, iş yaşamında, otoriteye itaat, değişimin kapılarını kapatır, mevcut sistem, gücünü, boşunalık duygusunu içselleştirmiş bireylerden alır… Örneğin, emeğiyle zar zor geçinen insanların haklarını koruması beklenen sendika liderliğinin son model lüks arabalar binmesi, yalnız sembolik değil aynı zamanda ekonomik açıdan da akıldışılıktır ve fakat bu durum birkaç homurdanma dışında değişmez. Sendika liderliği gerçekte bu tavrıyla kurulu iktisadi düzene zımni bir selam göndermiş olmaktadır. Oysa savunulan haklara uygun yaşansa ve mesajın gücü temsil gücüne dayansa daha etkili olurdu. Aynı şekilde hakkı, hukuku savunması beklenen Diyanet İşleri yetkililerinin, yolsuzluk ve istismarlara karşı belirgin bir tepki vermedikleri halde, tepkilerini içlerine gömen inananlardan saygı beklemesi ve bulması da, feodal kalıpların bir sonucudur. Sığ bir bakış açısıyla, uzun vadede kurumsal saygınlık erozyona uğratılmıştır.

BÜROKRASİDE FEODAL KALIPLAR

Alışkanlıkların güvenilir limanında, yeniliğe açılan yolları bağlayan, gece gündüz haline ağlayan bir toplumun öfkesini bu düzene neden olanlara değil de kendisi gibi olanlara yansıtmasını sağlayan feodal hastalıklar, bürokraside de yansımasını bulmaktadır… Örneğin, NATO’ya ve AB hülyasına bağlılık dogmatik bir veçheye bürünür ve siz, yükselen Avrasya'yı, gelişen Asya ekonomilerini görmezden gelir, ülkeyi de seçeneksiz bırakabilirsiniz. Geniş bir görüş açısının en çok gerekli olduğu alanlardan biri olan dış politikadaki bu basmakalıpçılık, bu değişime, gelişmeye, yeniliğe ve dengeye meydan okuma bir anlamda feodal alışkanlıklara da benzetilebilir.

İKTİSADİ TERCİHLERDE FEODAL TORTULAR

Öte yandan feodal alışkanlıkların iktisadi tercihlerde yansımasının örnekleri de vardır…

Çalışan kesimlerin desteklenmesinin, çarşı-pazarın canlandırılmasının gerektiği bir çevrimde, bütçeyi vergilerle, Hazineyi zamlarla takviye etmeye kalkmak, işi çok yanlış yerden tutmak değil midir? Örneğin, vergi ve harçlara, mal ve hizmetlere aşırı zam yaparak bütçe dengelemek, karaborsayı, kaçakçılığı ve rüşveti kışkırtır... Doğal gaza aşırı zam yaparsan kaçak kömür, sigaraya aşırı zam yaparsan sigara kaçakçılığı, trafik ve sair cezaları aşırı artırırsan rüşvet eğilimi de artar... Oysa, kamu maliyesini güçlendirecek politika, kayıtdışılığı, kayıp ve kaçağı ve israfı önlemekten geçer. Kaldı ki, ekonomide fiyatları dengeleme potansiyelinden, arz/talep dengesine katkıda bulunacak varlıklardan giderek yoksun kalmamalıyız.

Hangi iktisadi ve sosyal siyaset olursa olsun, feodal değil çağdaş ve akılcı yaklaşıma ihtiyaç vardır. Sağlıklı toplum, akıllıca üreten, bilinçle tüketen, kurallı, kamucu bir toplumdur.