Öz hukuk Üvey hukuk

Bizim adalet ve hukuk anlayışımızda bir gariplik oluştu... Hep anlatılırdı örnek olsun diye... Bir kadının iki çocuğu varmış. Biri üvey biri has... Çocukların adını unuttum. Anaları öz olandan söz ederken dermiş ki...
“Oğlum hımır hımır yer... Doyar”
Ötekisinin ise her yediği lokma batarmış.
“Boğazına tıkılasıca, löpür löpür götürür yine de doymaz, yine de doymaz...”
Oysa yedikleri aynı, belki üvey olan eksikli olduğu için elini yemeğe uzatırken daha edepli.
Bir suç işlendi mi herkes kendine göre taraf oluyor.
Bizimkiler için ve de sizinkiler için ayrı.
Bizimkiler ne yaparsa yeridir.
Ama ötekisi yaparsa yüzünü gözünü paralarım.
Güya adalet hanımın gözünü kapatmışlar, eline de terazi vermişler.
O hanımefendinin beynini ve yüreğini de özgür bırakmalı.
Bırakmalı ki doğru tartsın.
Bana öyle, ötekine başka yapmasın.
Eline de yazılı bir kitap vermişiz. Aman uysun da, hak geçmesin diye.
O da bir karşılıklı anlaşma sonucu.
Yazılı hukuk ne kadar tarafsız?
Yasayı güçlü olan yazmış vaktiyle.
Ancak iyi kötü yöneteceği kişilerin de uyabileceği bir dengede anlaşılmış. Değiştirmeye gücümüz yettiğinde örgütleniyoruz, baskılıyoruz, değiştiriyoruz.
Ama değişene kadar bana neyse, ona da o!
Çok çektik.
Özenim ondandır.

BİR HEKİMİN FERYADINI DİNLEYİN

Dr. Metin Çakır:
“Sevgili arkadaşlarım
Akciğer+bronşlar+lenf bezleri+ kalbe giren, çıkan ana damarları tutmuş bir tümör. Elimden geldiğince hepsini çıkarmaya çalıştımsa da sonu hüsran. Şimdi gencecik eşine, 3-12 yaşları arasındaki çocuklarına durumu nasıl anlatacağım?
SİGARAYI İÇMEYİN, NE OLURSUNUZ YA!
“Unutmayın : Akciğer kanseri, sinsi bir hastalıktır. Belirtileri ortaya çıktığında yapılacak çok şey yoktur. Ve akciğer kanseri hastalarının yüzde 90’ı sigara içenlerden oluşur!”
Doktorun sözünü iş buraya gelmeden dinleyiniz lütfen...
Sezgin Barutçu da şunları eklemiş:
“Bıraktık hocam, kanser korkusundan olmasa da fiyat baskısından :)”
Sayın Barutçu vatandaşımız Maliye Bakanımızı dinlese acaba ona ne derdi?
“İşler iyi gidiyor, ne var bırakacak... Ben öyle bir gelişme görmüyorum...”
Mu?
Siz gene de Çakır hekimimizi ve beni dinleyiniz.
Ve de bırakınız!
Bir kez daha tekrarlıyorum.
Ben bıraktıktan sonra, herkes bırakır!
O kadar yani!
Ayrıca biraz ekonomiden de anlıyorum doğrusu...

BAŞAKŞEHİR'E NE OLDU

Son dakikalarda maçları kazanıveren Başakşehir son 10 maçtır hakem yüzü görmedi; ay aman özür dilerim puan yüzü diyecektim...
Gelecek yıl küme düşer diyorlar.
Son derece de iddialı konuşuyorlar.
Nereden biliyorlar?
Belediyenin el değiştirmesiyle bir ilgisi yok diyorlar.
Katılıyorum.
Sorun koltuk değneklerinde.
Koltuk değnekleriyle ne sporda ne de siyasette başarı sağlamak kolay...
Elbette herkesin kendi ayaklarıyla koştuğu bir ligten söz ediyorum.
Engelli sporcularımıza dünya şampiyonluğu az bile geliyor...
Azim... irade...doğru bildiğinden ve hedefinden şaşmama...
Onu da bizim önümüze çıkarılan engellerden biliyorum.

NATO'ya tepki. Türk heyeti törene katılmadı.

AMAN HİZAYA GİRELİM ABD VİZİ DÖVER SONRA

Avrupa Müttefik Kuvvetler Yüksek Komutanlığı’nın (SACEUR) devir teslim törenine NATO nezdinde statüsü bulunmayan Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) davet edildi.
Bu elbette Türkiye’ye bir gönderme.
Kuşkusuz yalnızca S-400’e bir yanıt değil.
Kıbrıs konusundaki siyasetlerimize de...
Karşılıklı saflaşma.
Nitekim Türkiye de yanıt verdi. Orgeneral Tod Wolters’ın Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanlığı’nı Orgeneral Curtis Scaparrotti’den devraldığı törene Türkiye katılmadı.
Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Hami Aksoy, yazılı açıklamasında daveti “İyi niyetle izahı mümkün olmayan, büyük bir gaflet” olarak nitelendirdi ve “Kınadıklarını” belirtti.
Aksoy, bu tür emrivakilerden medet umulmasının, NATO ile AB arasındaki işbirliğine yarar sağlamayacağının açık olduğunu vurguladı ve “NATO makamlarını, tüm ittifak yapılarının kolektif kararlara ve iki örgüt arasındaki Uzlaşılmış Çerçeveye uygun biçimde davranmasını temin etmeye” çağırdı.
E. Büyükelçi Tugay Uluçevik “Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki ilkeli tutumuna ve hassasiyetlerine karşı bir meydan okuma ve müttefik Türkiye’ye yapılmış bir saygısızlık olarak değerlendirilmelidir. Tepkimizin şekli ve kapsamı buna göre belirlenmelidir” diyor.
Oysa “Aman hizaya girelim, ABD bizi döver sonra” görüşü de belli çevrelerde alttan alta var.
Hiç yakışır mı?
Ne dış işlerimizin geleneklerine ne de devletimize.
Benzer bir konumlanma S-400’ler konusunda olmuştu.
Farklı bir bakış açısıyla CHP’li Ünal Çeviköz, “Bunlar da önümüzdeki dönemde Türkiye, ABD arasındaki ilişkileri etkileyeceği gibi savunma sanayii alanındaki çalışmalarımızı ve savunma sanayii sektörümüzü de olumsuz etkilemeye aday gözükmektedir” diye çekincelerini belirtmişti.
“Eğer NATO içindeki konumumuzu ve ulusal güvenliğimizin NATO üyesi olmaktan kaynaklanan özelliğini dikkate alacak olursak bu S-400’ler konusunda biraz daha duyarlı davranmamız gerekirdi” diye düşünüyordu.
Çeviköz, gazetecilerin Yunanistan’ın da S-300 aldığını hatırlatması üzerine de şunları söylemişti:
“Bu mukayeseyi yapmak doğru değil, teknik bakımdan da doğru değil, siyasi bakımdan da doğru değil. 1997 yılında Güney Kıbrıs Rum yönetimi tarafından Rusya’dan satın alınan S-300’ler bizim itirazımız ve bizim itirazımız sonucu müttefiklerimiz olan başta ABD olmak üzere diğer NATO üyeleri tarafından Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ne ve Yunanistan’a baskı yapılmak suretiyle Güney Kıbrıs Rum Yönetimi topraklarına değil Yunanistan’ın Girit adasına konuşlandırıldı. Konuşlandırıldıktan sonra da adeta gömüldü ve hiçbir şekilde de kullanılmıyor. Dolayısıyla bundan 20 sene evvel yapılmış olan ve daha farklı daha düşük kalitede teknolojiye sahip olan ve hiçbir şekilde de kullanılmayan bir bakıma zorunluluk ve NATO’nun tasvibiyle Yunanistan’a yerleştirilmiş olan S-300’lerin durumuyla bugün Türkiye’nin bu kadar hevesli ve gönüllü olarak Rusya’dan S-400’ler alması birbiriyle mukayese edilebilecek şeyler değildir.”
Saflar neye göre çizilmeli?
Buyurunuz, efendim, değerli okuyucularım bu bir Türkiye ev ödevi sorusu...