Türkçüler Günü

Aslında Sabahattin Ali ile Hüseyin Nihal Atsız arasındaki dava, sıradan bir hakaret davasından fazlasıydı, ama...
Davanın detayları bugün bize bir şey kazandırmayacak. Çok sancılıydı, iddianame baştan aşağı bir hukuk utancıydı, tabutluklarda günler süren işkenceler, kamuoyuna yapılan peşinen suçlu ilanları arasında tam üç yıl sürdü yargılama...
Savcı, ırkçılık yapmakla suçladığı sanıkları, Rum asıllı ya da Yahudi dönmesi oldukları iddiasını ortaya atarak aşağılamaya çalışacak kadar ırkçıydı. Basın linç etmeye hazırdı.
1944 koşullarında günah keçisi oldular, çünkü Almanlar savaşı kaybetmişti ve kurbanlar verilmeliydi, çoğu yazar, edip ve bilim adamıydı.
Yargılanan 23 sanığın içinde mesela hükümetin emriyle Alman Büyükelçisi ile ilişki kuran, hatta Hitler ile karargahında görüşen, Cumhuriyet gazetesinde Almancılık yapan Hüseyin Erkilet yoktu. Ama Hitler’e ve Mussolini’ye sövgü şiirleri yazan Hüseyin Nihal Atsız vardı. Sabahattin Ali’ye yumruk atan ve daha sonra Said-i Nursi’nin müridi ve Amerikancı olan Osman Yüksel Serdengeçti yoktu, ama Ortaçağ Türk tarihi konusunda hâlâ aşılamamış bir bilim adamı olan Zeki Velidi Togan vardı. Hitler ile yarışabilecek düzeyde ırkçılık yapan daha sonra da Amerikancı olan Cevat Rıfat yoktu, ama Prof. Hikmet Tanyu vardı. Almanlardan para ve kağıt desteği alan, daha sonra da NATO’cu olan Nadir Nadi yoktu, ama Dede Korkut Boylarını günümüz Türkçesine çeviren Orhan Şaik Gökyay vardı.
1947 yılında beraat ettiklerinde karar gerekçesinde “yapılmış olan gösterilerin milliyetçi bir ideolojinin, milli olmayan bir ideolojiye tepkisini yansıtmasından ibaret olduğunu” yazması dikkat çekiciydi. Çünkü 1947 yılında da Rusya ile ilişkiler gerilmiş, milliyetçilik devlet katında tekrar itibara mazhar olmuştu.
Yani başından sonuna kadar siyasi olan bir davaydı, haksızdı. Ama daha sonra Amerika’nın bu alandan yararlandığı da bir gerçektir.
Hüseyin Nihal ya da başka bir yazarı eleştirebiliriz, ben de birçok nedenden dolayı eleştiriyorum, ama yapılanları haklı görmek mümkün değildir.
O gün çekilen acıları bugüne yansıtıp, yeni kutuplaşmalar yaratmak da milliyetçilik değildir. Milliyetçilik, Bilge Kağan’ın taşlara kazıdığı gibi düşmanı azaltmak Türk milletini çoğaltmaktır. Ortak tehdide karşı, dünkü ayrışmaları azaltarak birliği büyütmektir.
Doğu Akdeniz, Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyi, Ege ve Karadeniz’den gelen ABD destekli tehditleri karşısında milletini birleştirmeye çalışmayan kişi milliyetçi olamaz.
Gün birlik günüdür, bunun için de sövüp saymadan konuşmak, ortak noktaları öne çıkarmak gerek.
3 Mayıs buna yol açacaksa, o günkü Türk aydınlarının çektiği acılar boşa çekilmemiş olacaktır.

HALAL FAİZ

Bazı kelimeler büyülüdür, duyduğunuzda aslından farklı bir çağrışım yapar, gerçeği perdeler. Finansman da böyle. TDK sözlüğünde “bir girişimin işleyebilmesi için gereken para ve krediyi sağlamak’’ diye yazıyor, Fransızca. Türkçesi borç almak. Borcun da faizi olur haliyle, ama İslam’da faiz haram... Ne olacak şimdi?
Çok kolay.
İlk iş, borca borç demeyeceksin, finansman diyeceksin. Sonra faizin lafını bile etmeden nasıl ödeneceğini anlatacaksın. Meşhur fetvacı Hayrettin Karaman “Dert çözen Finansman” diye koymuş yazısının başlığını, yani iyi bir şey. Faizci banka yok katılımcı banka var, faiz yerine de teverruk.
Şimdi efendim sistem şöyle, ihtiyacım olan para için bir yerden vadeli bir mal alıyorum, sonra onu daha ucuza peşin olarak satıyorum, banka da alacağım malı ve satacağım yeri buluyor. Kafanız mı karıştı? Ebusuud efendi bile onaylıyormuş canım. Diyelim benden 1000 TL borç para aldınız buna faiz yok. Sonra bir de ceketimi satın alıyorsunuz 200 liraya. Ceketi üçüncü bir şahsa hediye ediyorsunuz, o da tekrar bana hediye ediyor. O 200 lirada bende kalıyor, ama adı faiz değil, yerseniz “teverruk.” Diyelim yemediniz, Ebusuud efendiye göre kafir olursunuz maazallah. Kılıf nasıl uymuş değil mi? Hiç abartmıyorum, işte yazının linki: https://www.yenisafak.com/yazarlar/hayrettinkaraman/dert-cozen-finansman-2050161
Şimdi bu yazıdan sonra ben bir soru soruyorum: Şeytanın günahı neydi?
Başka sorum yok!

KILIÇ TEPRER İSE

Bu sözü çok seviyorum “kılıç teprer iken yağı tepremez” kesin daha önce de kullanmışımdır. Kutadgu Bilig’den... Böyle görmüş Yusuf Has Hacib, Türk kılıcı oynayınca düşman hareket edemiyormuş.
Çünkü...
İşin teknik kısmını anlatayım, Romalılar bronz, Avrupalılar demir kılıç kullanırken, Türkler pırıl pırıl çeliklerle çıkıyorlardı savaş alanına. Onların bir ya da iki kılıç türüne karşılık Türklerin her muharebe ve ordu sınıfı için farklı tasarlanmış onlarca kılıç türü vardı.
Ok ve yayda durum daha ileriydi. İngilizlerin long bow dedikleri en uzun yaylarıyla 200 küsur metrelik mesafeye karşılık, onun yarı boyundan küçük Türk yaylarıyla 800 metrenin üzerine atabilmek mümkündü. Yani bariz teknoloji ve silah üstünlüğü vardı.
1373 Venedik-Macar Savaşında Venediklilere okçu desteği gönderecek kadar üstündü. Kosova zaferinin altın hissesi de okçularındır. At kuşamları, üniformalar, zırhlar hep dönemine göre üstün teknoloji ürünü ve hızlı hareket etmeyi kolaylaştıran türdendi. Ama tüfekle tanışma da hemen hemen aynı döneme rastlar.
Papa IX. Gregorie aynı yıllarda Macar ruhbanlarına Türklere tüfek satmaması için yazı yazar, ama ah şu para yok mu? Keşke Papa’nın sözünü dinleyip satmasalardı da kendimiz yapsaydık. Hikâyenin sonrası bildiğiniz gibi. Biz Batı’dan silah almaya başladık. Kendi toplarımızı döküp, tüfek yaptığımız filan oldu ama ateşli silah üreticisi olamadık, hep aldık. Belki de bu döngünün ilk kırıldığı yer İmalat-ı Harbiye atölyeleri, sonra da Kıbrıs ve Aselsan’dı. Mecbur kalmıştık.
Sözü İDEF’e getireceğim.
Şimdilerde ABD’nin F-35’leri satabilmek için S-400 teknolojisi almamıza engel olma çabaları, uyguladığı ambargolar, darbe girişimleri, vs... Kendi silahımızı yapmaya zorluyor, teşekkür borçluyuz bir anlamda. Piyade tüfeğine monte lazer silahı yapmışız, hafif silahın bin türlüsü var, tanklar, zırhlılar, istihkam araçları, helikopterler, İHA ve SİHA’lar, telsizlerimiz dünya çapında, yazılımcılarımız zehir gibi...
MİLGEM’i çökertmek için Ergenekon-Balyoz tertipleri de sökmedi. Korkmayın, “NATO’dan çıkarsak uçak uçuramayız, şunu yapamayız, bunu edemeyiz” diyen tiplere aldırmayın.
Türk kılıcı tepremeye başlıyor. Buraya kadar çok güzel, ama...
O kılıcı sallayacak olan asker, yeni askerlik sistemiyle yetişmez, o askere komuta edecek komutan da... Derhal bu büyük hatadan dönülmeli ve ihtiyacımıza cevap verebilecek milli sistem kurulmalıdır.

JÖNTÜRK

Ünlü Fransız şarkıcı Enrico Masias, bu hafta İstanbul’da verdiği konserinde “Bu gece Jöntürklerle beraberim” dedi. Dinleyenleri bilmem, ama o 76 yaşındaki Fransız ne dediğini biliyordu.
Modern Türkiye’yi yaratan Türk devrimi Jöntürklerin eseriydi. O fedailer kuşağının en sembol birkaç öncüsünden biri de Kolağası Resneli Niyazi Bey idi...
Bu hafta Feyziye Özberk’in Resneli Niyazi kitabını okudum. İttihatçılar içinde derin hayranlık duyduğum birkaç karakterden biri.
Askerleriyle dağa çıkışını şöyle anlatıyor: “Reval mülakatının bütün Türklüğün gönlünde yarattığı karanlığın, ancak milletçe bir ölümü göze almak suretiyle nihayet bulacağını düşünüyordum...”
Dokuz aylık eşini, kız kardeşini ve yeğenlerini emanet ettiği bacanağına şöyle yazmıştı: “Alçakça yaşamaktansa ölmeyi seçtim. Onun için mavzerlerle silahlı 200 vatan çocuğu ile vatanım için ölmeye gidiyorum.” Ünlü tarihçi Feroz Ahmad, o günün koşullarında Niyazi Bey’in ölmesinin devrimi başarmasından daha akla yakın olduğunu yazar.
Ama Niyazi Bey her gittiği köyü kendisine katarak bu kutsal isyanı büyütür, arkasından Enver Bey de dağa çıkar ve çok geçmeden Meşrutiyet ilan edilir. Atatürk: “Eğer Meşrutiyetler olmasa idi, Cumhuriyet olmazdı. Resneli Niyazi gibi Meşrutiyet önderlerine çok şey borçluyuz” der.
Kahraman-ı Hürriyet ünvanıyla alkışlandığında ne yapacağını bilemez, utanır, çünkü vatanını savunmak kahramanlık değil, doğal bir iştir ona göre. Yanında gezen geyik bile kutsal bir varlık gibi değer görürken, devrimden hemen sonra Resne’ye döner. Okul yaptırır, çocuklara ve eğitime adanır. Ama ne vakit tehlike büyüse, can vermek gerekse vatan için o en öndedir. 31 Mart’ta hareket ordusunda, Trablusgarp’ta Mustafa Kemal ile çöllerdedir. Balkan Savaşına katılmak için yola düştüğünde de Avlonya limanında Balkan komitacıları tarafından sırtından vurularak şehit edilir.
Gerçek bir askerdir Niyazi Bey. Siyasetin kirli doğasına ısınamamıştır bir türlü. Odalarda fısıldaşmak, dedikodu, liderlik yarışında dava arkadaşlarını rakip görmek, başarı uğruna pireyi deve yapmak onun karakterine uygun değil, ama siyasetin inkârsız gerçekleridir. Belki de Resneli Niyazi, Yakup Cemil gibi millet fedailerine duyduğum yakınlığın nedeni budur.
Başarısının sırrı sorulduğunda “şahsi hissi çekişmelerden uzak kalınarak fikir birliğinde olmak” der.
Kitabın Enver ve Talat Paşalarla Türk devriminin devamına da yer vermesi gençlerin özellikle okuması için başlı başına bir neden. Okuduklarında görecekler ki, devrimcilik, vatanseverlik Che Guevera’lı tişörtler giymek değil, ama Hürriyet Kahramanı Kolağası Niyazi Beyler gibi, Jöntürkler gibi olmaktır.

DOSYA

Ocak ayının sonlarıydı, o çatık kaşlı komik adam John Bolton, Venezuela’ya yaptırımlar konulu bir basın açıklamasına, elindeki not defterinin görünen tarafında “Kolombiya’ya 5 bin asker” yazılı halde çıktı.
Venezuela’da darbe girişimi Maduro tarafından bastırılırken de IŞİD lideri Bağdadi, elinde Türkiye dosyasıyla fotoğraf verdi. Bu arada 15 bin IŞİD militanı Türkiye’ye çoktan sızmıştı.
ABD’nin yeni savunma stratejisinin Hava-Deniz destekli Özel Kuvvet harekâtına dayanacağına ilişkin konsept değişikliğinin üzerinden de fazla zaman geçmedi. Zaten vekaletler savaşı diye adlandırdığımız şey de tam olarak bu.
Yani...
“Vay Osmanlı Ocakları’yla ne konuşuyorsun, vay Türkçüler gününde niye mesaj verdin” filan gibi gerçek üstü saçmalamaların hiç zamanı değil, gün topyekûn birlik günü, bugün Venezuela, kim bilir yarın belki Türkiye?