Umutluyum ama iyimser değilim!

Sonunda kendi yarattığımız
Yaratıkların kölesiyiz.

(Goethe)

Gecesi olmayan gündeyiz.

Herkes öyle sanıyor!

Dünya güllük gülistanlık...

Oysa ne sızılar var hayatta.

Irmakların akması, zemheri aylarında çeşmelerin donması, yolların kardan kapanması boşuna değil.

Bir yerde, birileri hâlâ değirmende buğday öğütüyor ununu bekleyenler için.

Birileri serada marul yetiştirmekte, domates fidelerini çiçeklendirmekle meşgul yorgun eller...

Dağlarda hâlâ çoban ateşleri, sınır boylarında korku yürek paralıyor.

Biri ülkesinden sürgünde, hem gönlünü hem de dilini yaban ellere vermiş; o kasaba senin bu kasaba benim yeni dünyanın kahredici kederini anlatmakta her gece Shakespearevari sözlerle Kuzey’deki ada insanlarına.

Ve sen, “gönülçelen” uğruna dünyanın bütün dillerini öğrenmeye vermişsin kendini aylardır.

“Dünyayı saran sessizliğin,” dediğin nedir ki; avunçlu zamanların şarkısı.

Bil ki, artık ağıt yakılmıyor acılara. Çağır gelsin demek de boşuna sözü yeniden kuranlara.

Her şair, kendi yangınının seherinde acıya yadigâr. Hadi, unutun şu ülfet zamanlarını.

Fısıldayın çok ötelerden çıkıp gelen sözlerini şairin:

Kim, bağırsam, duyardı çığlığımı melek saflarından? Yok olur giderdim daha güçlü varlığının önünde. Evet, güzel dediğin yalnız başlangıcıdır
Korkunç olanın, anca dayandığımız;
Tansırız onu, çünkü hor görür, umursamaz
Bizi yerle bir etmeyi. Her bir melek korkunçtur.”

(Rilke / Can Alkor)

İşte şimdi bir gece yaratın kendinize.

Her melek cinnet çağının çağrısında madem... “Kimsesizlerin kimsesiyim,” diyen ses ölümcül yaraları közlüyor madem... Gözlere mil çekmeye de gerek yok.

Gözlerinizin ışığını solduracak sevmeleri bırakın. Yitip gitmeler çağı da geride kaldı. Artık kim bayraklaştırabilir ki Genç Werther’in Acıları’nı?

Mephistopheles’in öyküsüne mi dönmeli yoksa? Faustlaşmalı mıyız her birimiz yoksa...

Ben de cılız bir kedicik gibiyim şimdi,
Yangından kaçan
Duvarlara tırmanan yavaşça,
Oldukça erdemli buluyorum kedimi.
Biraz hırsızlık isteği, biraz taşkınlık.
Bu yüzden titretiyor tüm gövdemi
Görkemli Walpurgis gecesindeymiş gibi.
Öbür gün gelecek bize yine, kavuşacağız,
O zaman bilinir niçin uyanır insan.

(Faust / Goethe; İsmet Zeki Eyuboğlu)

Melekler çağı da geride kaldı. Peki bu çığlık niye; bu divane oluşlar, ağıtsı sesler, yalvaran serzenişler... Akla kara deyişler... “Yoksulluk içimizde,” diyen nida nerede peki? Hadi, uyarın birbirinizi öyleyse; bakın Ernst Bloch’un “Umut İlkesi”ni okumaktayım gözlerimi soldurarak.

Ölen bir zamanı kutsamak niye?

Ne çok düşünce var oradan size taşınacak. Birini seçip çıkarıyorum, o “melek”ler de okusun diye:

Otomatik iyimserlik, her dönüştürücü karar / belirlenim için, mutlaklaşmış karamsarlıktan daha az zehirleyici değildir; çünkü ikincisi açıkça, adıyla sanıyla ortaya çıkan utanmaz gericiliğe hizmet ediyorsa, ilki de mahcup gericiliğe, ona göz kırpan katlanma ve pasifliğin emeline hizmet eder.” (ErnstBloch / Tanıl Bora)

Yetinmeyen bir duyguyla yeni bir zaman yaratmalı belki de!

Sözün de uğraklarından geçen bir duygu dili yaratarak bakmalı hayata. Bütün bu yozluklar, ikiyüzlülükler arenasından sıyrılabilmek için; gene de “iyimser olmayan umut”a bağlanmalıyız.

Benlik sanrısı çekmeden var olunamayacağını da anlatmalıyız insanlığa.

Körpe bir canı sarıp sarmalayan yüreğin taşıdığı umuda dönünce bakışlarımız, o kar altındaki ülkenin en ücra köşesindeki umudu aşılamak istiyorsunuz eminim ki şu karamsar duruşunuza.

Hadi, öyleyse; bir şarkıya dönüştürmeli şu dizeleri her gecenin de bir sabahı olabileceğini düşleyerek:

Diken içindeler, ama gül gibiler.
Hapisteler, ama şarap gibiler.
Balçık içindeler, ama gönül gibiler.
Gece içindeler, ama sabah gibiler.

(Mevlânâ / A.Kadir)