Wallerstein: Afrika’da Marksizm’i keşfetmek

Tarihsel sosyoloji alanında kült eserler kaleme almış Immanuel Wallerstein’i geçen günlerde kaybettik.
Üç ciltlik ‘Modern Dünya Sistemi’ kitabıyla uluslararası üne kavuşan Wallerstein, geliştirdiği merkez-çevre kuramıyla ülkemizde sol entelektüel kesimi etkilemiştir.
1950 sonrası Batı akademisinde egemen ana akım ‘Modernleşme’ kuramları karşısında, kapitalist merkeze karşı çevrenin bağımsızlığını savunan tezleriyle Wallerstein, Samir Amin’den sonra, ülkemizdeki ve dünyadaki anti emperyalist hareketlerin dikkatini çekmiştir.
Samir Amin’in Mısırlı köklerinden dolayı emperyalizme karşı Marksizm’i benimsemesi ne kadar doğalsa, Amerikalı sosyolog Wallerstein’ın Marksizm’in kıyısına ulaşan entelektüel yolculuğu bir o kadar ilginçtir.
Farklı ulusal köklere sahip olsalar da, 20. yüzyılın ikinci yarısında öne çıkan rafine sol entelektüellerin yollarının Afrika’dan geçmesiyse tesadüf değildir.
1950’li yıllarda Afrika’daki sömürgeciliğe karşı çalışmalarıyla adım adım Marksizm’e yaklaşan Wallerstein’in, son dönemlerinde bölgemizdeki Kürt sorunu üzerine birkaç kısa yazısında, emperyalizmi aynı berraklıkta teşhir edemediğini not düşmek gerekir.
David Harvey, Noam Chomsky gibi Wallerstein da ABD hegemonyasına karşı çıkarken, ABD’nin emperyalist politikalarında Kürt halkına nasıl bir rol verilmek istendiğini gözden kaçırmıştır.

Immanuel Wallerstein

AFRİKA'DA LİBELARİZMDEN ARINMAK

Soğuk Savaş’ın keskin kültürel iklimi içinde öğrencilik hayatına başlayan Wallerstein, Columbia Üniversitesi’nde McCarthizm ve Amerikan dış politikası üzerine, sosyoloji lisansüstü tezini verir.
ABD’deki antikomünist ideolojik iklimine tepki olarak yazılan bu tez Wallerstein’ın fikirsel serüveninde çok önemli bir kavşaktır. Eisenhower dönemindeki anti entelektüel iklim, Wallerstein’i başka kıtalarda başka kültürel ve ahlaki yollar aramaya zorlamıştır.
1900’lerin başında burjuva toplumunu yadsıyan Gaugin, Picasso gibi avangard sanatçılar, Afrika’ya gidip, Afrika’nın kültürel ‘ilkelliğinden’ ilham alarak, Batı’nın estetik değerlerine meydan okuyan resimler yapmıştı.
1950 sonrası, Batı kapitalizminden tiksinen entelektüeller ise, Afrika’ya giderek, Afrika’daki bağımsızlık mücadelesinden ilham alarak Batı emperyalizmine meydan okuyan kuramlar ortaya koymuştur.
Wallerstein, ‘Bağımsızlığa Giden Yol: Gana ve Fildişi Sahili’ konusunda sosyoloji doktora tezini Columbia Üniversitesi’nde verir. Hemen ardından yayımlandığı dönem çok okunan ‘Afrika: Bağımsızlığın Siyaseti’ isimli ilk kitabını kaleme alır.
Doktora tezinde Wallerstein, Gana ve Fildişi Sahili’ndeki sömürge karşıtı ulusal hareketleri karşılaştırdı. Çok farklı sınıfları temsil eden kamusal sözcülerle görüşmeler yaparak, ileride partileşecek demokratik kitle örgütlerinin bağımsızlık yolundaki önemine dikkat çekti.
İlk kitabında çok daha kapsamlı ve zengin karşılaştırmalar yaparak Afrika kıtasındaki sömürgecilik karşıtı hareketlerin karakteristik özelliklerini tartıştı.
Wallerstein, bu mücadeleye önderlik eden entelektüellere özel yakınlık göstermişti. Bağımsızlığını kazandıktan sonra demokratik usullerden uzaklaşmaya başlamayan bu liderleri, Batı’nın iddia ettiği gibi antidemokratik olmadıklarını söyleyerek savunmuştur.
Batı’nın hegemonik söylemine karşı dursa da Wallerstein, gerek doktora tezinde gerekse kitabındaki teorik çerçeve bakımından sosyolojideki egemen kuramların dışına pek çıkamadı.
Bir sonraki çalışması ‘Toplumsal Değişim: Sömürgelerde Durum’ eserinde ise Afrika’daki toplumsal gelişmelerin, Batı’nın üstünlüklerini teyit eden kuramlarla açıklanamayacağının ilk işaretini vermişti.
Bir anlamda Wallerstein, saha çalışması yapıp, egemen kuramların yetersizliklerini gördükçe, bu kuramların ideolojik örtüsünü yırtarak Marksist metodun yetkinliğini keşfetmiştir.
1967 yılında yayımlanan ‘Afrika: Birliğin Siyaseti’ kitabı bağımsızlığın kazanılması sonrası ekonomik ve toplumsal kalkınmaya dair umutların kaybedilmeye başlandığı dönemde yazılır.
Kitabın yayımladığı dönemde Wallerstein’in çok önem verdiği liderlerden Kwame Nkrumah devrilmiştir. Liberallere göre, Nkrumah’ın düşüşünün nedeni, ‘Afrika Sosyalizminin’ temeli olmayan, demagojik bir hareket olmasıydı.
Wallerstein ise, sorunun kaynağı olarak Batı’nın yeni sömürgeci politikasını göstererek, Afrika’yı istikrarsızlaştıran Batı emperyalizmini suçladı:
“O halde, eğer bugünkü dünyanın siyasal ve ekonomik yapısı Afrikalıların zararına ve ötekilerin (sözgelimi, toplam Batılı gelişmiş ulusların ya da içlerinde nüfuzlu öğelerin) yararına ise, Afrikalıların yapıyı değiştirmeye çalışmaları ve diğerlerinin de bu tür girişimlere karşı çıkmaları doğaldır.
Değişimin hedefi, şu anda dünyanın daha ileri bölgeleriyle siyasal, ekonomik ve kültürel eşitliktir. Böyle bir eşitlik, ancak Afrikalı toplumların modernleşmesiyle gerçekleşebilir. O halde sorun şudur: Gelişmiş ülkelerin beklenen muhalefeti karşısında, bu tür toplumları modernleştirmek nasıl mümkün olur? Afrika Birliği Hareketi, modernleşmenin başarılmasından önce kıtanın birliğinin gerekli olduğunu savunur.”

Wallerstein’a göre Afrika Birliği, emperyalist müdahaleye direnmek için can alıcı mevzidir; emperyalizmin yüzyıllardır uyguladığı böl ve yönet politikasına karşı bu birlik ne kadar geniş olursa, o ölçüde etkili olur.
Daha önemlisi Wallerstein’in birçok Batılı sol entelektüelin gündemindeki soyut teorik tartışmalara, Afrika’daki pratikten hareketle katılmasıdır.
‘Tek Partili devletler’ yönetiminin Afrika’daki siyasi bağımsızlık için zorunluluk olduğunu söyleyerek Wallerstein, demokrasiyi parlamentoyla eşitleyen kuramları eleştirir. Ayrıca Afrika’da anti emperyalist siyasi birlik için ‘Bağlantısızlık’ olgusuna dikkat çeker:
“Gerçekçi olmak gerekirse Bağlantısızlık, dış müdahalenin toplumsal hesabını yapmaya dikkat eder. Bu yüzden, çağdaş Afrika’ya nüfuz eden eski yapılar ve ilişkiler ağının etkilerini dengelemek için, Afrika komünist dünyaya daha yakınlık gösterir.”

BAĞIMSIZLIK VE SOSYALİZM

Afrika’da emperyalizmin hangi yöntemlerle ilerlediğini ve yeni sömürgecilik politikalarıyla kapitalizmin eşitsizliğini keskinleştirerek hegemonya kurduğunu sahada gören Wallerstein, daha sonraki çalışmalarına teorik zemin sağlayacak ‘Dünya Sistemi’ kuramının ilk sütunlarını Afrika’da diker:
“Afrika Birliği Hareketi’nin eylem alanı Afrika değil, dünyaydı; çünkü hedefleri basitçe Afrika’yı dönüştürmek değil, dünyayı dönüştürerek Afrika’yı dönüştürmekti.
Düşmanları, kuşkusuz iç düşmanlardı. Fakat iç düşmanları yabancı güçlerin ajanları olarak görüyorlardı, yeni sömürgecilik kavramının özü de buydu. Buna uygun olarak Afrika Birliği Hareketi’nin ortaya çıkışını dünya sistemi bakımından çözümlemeliyiz. Zira hareketin manevra özgürlüğünü önce kazanıp ardından yitirmesine neden olan şey bu sistemin değişen durumuydu”.

Afrika’daki pratikten yola çıkarak, 15. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar genişleyerek dünyayı ele geçiren kapitalizmin tarihini yazan Wallerstein’a göre, tüm teknolojik , siyasi ve kültürel atılım iddialarına rağmen Batı Avrupa, Batılı olmayan çevre ülkeleri sömürerek üstünlüğü ele geçirmişti.
‘Tek ülkede sosyalizm’ tartışmasını bir kenara bırakırsak, Lenin’in ‘ezen-ezilen milletler’ tezinin dayanaklarını kapitalizmin ilk dönemlerine kadar götüren Wallerstein, çevrenin kaynaklarının merkeze aktarılmasının kaçınılmaz sonucu olarak dünya proletaryasının 3. Dünya’da yoğunlaştığını söyleyerek, sosyalist devrimlerin çevre ülkelere kaymasına neden olan üç yüz yıllık tarihsel süreci incelemiştir.
Fransız tarih okulu Annales ile Marksizm’i çalışmalarında birleştiren Wallerstein’ın merkez-çevre kuramının sınıfsal karakteri, Samir Amin’in Afrika’daki köylü ve işçi hareketlerini anti emperyalist mücadelenin odağına koyan çalışmalarıyla daha belirgin hale gelmiştir.
Wallerstein’ı anarken belirtmek gerekir ki, dün Afrika ve Latin Amerika’da emperyalizme meydan okuyabilenlerin fikirsel mirasını, bugün bölgemizde ABD hegemonyasına karşı durabilenler ileri taşıyabilir.